Taha's profileHAKİKİ DOST; DOSTLARI İÇ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
Berat Gecesi
= BERAAT GECESİ =
“Berat” kelimesi, günahtan, suçtan, borç ve cezadan kurtulmak manalarına gelir. Yüce Allah, Duhan Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyurur:"Apaçık kitaba yemin olsun ki, Biz Kur’an’ı mübarek bir gecede indirdik. Biz, gerçekten uyarıcıyız. O mübarek gecede, her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayırt edilir. Ayette geçen, “mübarek gece”den maksat; Berat veya Kadir gecesidir. Hadisi şeriflere göre: Şaban ayının 15. gecesinde tevbe eden müminler, Allah'ın affı ile Cehennem'den beraat edecekleri için bu geceye Berat gecesi denmiştir.
Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yılsonunda o program esaslarına göre kontrol ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır. Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur. Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir. Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar. Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.
Beraat Gecesine Has 5 Haslet Vardır: 1) Her mühim iş o gece tefrik edilir. Beraat gecesinde, beşerin kader programı nev'inden bir İlâhî icraat yapıldığı için, bu gece Kadir gecesi kutsiyetindedir ve bütün senenin bir çekirdeği hükmündedir. Bu gece mahlûkatın bir sene içindeki rızklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, ihya veya imate edileceklerine ve ecellerine dair Allah tarafından meleklere malumat verileceği beyan olunmaktadır. 2) O geceki ibadetin fazileti büyüktür. 3) Rahmet-i İlâhiye feyezan eder. 4) Mağfiret gecesidir. 5) O gece Resûlullah (s.a.v)'e şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.v) Şaban’ın 13. gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş, bu şefaatin üçte biri verilmiş, 14. gecesi yine istemiş, üçte biri daha verilmiş, 15. gecesi taleb etmiş, bu gece şefaatin tamamı ihsan buyrulmuş. Bu şefaatten mahrum olanlar Allah'tan, devenin ürküp kaçtığı gibi kaçanlardır. (Ebû Davud) Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Allah Teala (c.c) Şaban’ın on beşinci gecesi kullarına nazar eder ve yeryüzünde bulunanlardan şirk koşanlarla haset edenler hariç, bütün müminleri mağfiret eder." (İbn Mâce) Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir. "Şaban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir: "İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. "Rızk isteyen yok mu, hemen rızk vereyim. "Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim. "Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder."
Bu Geceden İstifade Edemeyenler: 1- Allah'a ortak koşanlar. 2- Kalpleri düşmanlık hisleriyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler. 3- Müslümanların arasına fitne sokanlar. 4- Akraba bağını koparanlar. 5- Gurur ve kibir sebebiyle elbiselerini yerde sürüyenler. 6- Anne ve babalarına isyanda devam edenler. 7- Devamlı içki içenler ve zina edenler
BERAT GECESİ DUASI
Peygamber Efendimiz (a.s.) bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir: "Allah’ım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten acizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin."
Bazı mana büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
"Allah’ım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır." Seccadem
Seccadem… Sevdalı gönlünü, tertemiz endamınca açarken ve tevazu kanatlarını sererken sere serpe, beni de bas bağrına, beraber kurban olalım Sevgilinin uğruna… Yaradan’la buluşma anlarımda, buseler konduruyorsun anlıma. Şairin dediği gibi; “öp beni anlımdan, öp beni seccadem…” Dudakların dokunsun kalbime, ellerim değsin avuçlarına, benim vefalı yârim seccadem… Göz pınarlarım sana aşina, gözlerim sana tutsak, gönlüm Hak katında, birkaç damla gözyaşım düşerken avuçlarına, rengarenk desenlerinin arasında kayboluyor ıslak duygularım, sırılsıklam hicranım… Canım seccadem… Burağımsın, mîracımın her vaktinde, anne kucağı gibi sararken yumuşacık tebessümün bütün azalarımı, seninle hakka varışın, Hakkın huzuruna duruşun, dupduru rahmetin ve huzurun yoğunluğunu yaşarken, senin şefkatli kucağına ve kollarına, hüzünlerimi ve kaygılarımı bırakıyorum. Seninle beraber olmak ne güzel, ne ulvi, seninle dostla buluşma ve kaybolma anlarımız… Kucakla beni seccadem! Sarmala beni!.. Al götür nisbet kokulu ve gül rengi yarınlara!.. Ötelerden bir pencere aç seccadem!… Üfür buhurunu, tütsüler gönder canıma. O rengarenk desenlerini anlıma işlerken, gönül gergefime doku ipliklerini, dokundur ruhuma yumuşacık tenini. Seccadem; sen sadık bir dostsun biliyorum, seni ve sende namaz kılmayı çok seviyorum. Bana şehadetlik edermisin Mahşerde?... Bazen öylece kalakaldığım, Rabbimle başbaşa secde anlarında, Günahlarım için af dilerken, ne olur şahidim olur musun o zor günde... Beni yalnız bırakma, bu köhne zamanlarda! Çok muzdaripim, yaralıyım… Çağır her dem yanına!.. Dostum, namazlığım, seccadem… Recep AyıBu akşam üç ayların başlangıcı olan Recebin ilk gecesidir. Hepimize mübarek olsun. Bilindiği üzere, üç aylar, Mirac gecesi, Berat gecesi, Kadir gecesi ve Ramazan ayı gibi bir çok önemli dini gün ve geceleri içinde bulundurmaktadır. Hz. Peygamber: “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.” diye dua etmiştir. Bu hadisi Tirmizi rivayet eder. Başka bir hadiste de şöyle buyurur: “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar kabul olur. Bunlar; Recep ayının ilk gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesi, Cuma ve Bayram geceleridir”. Câmiu's-Sağir, c. III, s. 454 Halk arasında üç aylar diye bilinen Receb, Şaban ve Ramazan ayları, kendimizi toparlamak, sorgulamak, davranışlarımıza çeki düzen vermek ve Hz. Allah’a karşı samimi bir tövbeyle yönelip onun istediği hayatı yaşamaya çalışmak için birer fırsattırlar. İbadetlerde efdaliyet devamlılıkladır. Hz. Peygamber ve ashabının ibadeti de böyle idi. Onlar, sadece üç ay değil, hayatın her anında Allah'tan korkar, daima O'nu zikreder ve O'ndan bağışlanma dilerlerdi. Mesela Hz. Peygamber her gece on üç rekât gece namazı kılardı. Namazda, ayakları şişene kadar kıyamda dururdu. Oruç tutar ve sadaka verirdi. Hasan-ı Basri sahabenin ibadet etmeye olan gayretini anlatırken şöyle der:"Öyle insanlar gördüm ve öyle kimselerle birlikte oldum ki kendilerine gelen bir dünya nimetine sevinmez ve kendilerinden giden bir şeye üzülmezlerdi. Onların gözünde bunlar bastıkları topraktan daha değersizdi. Rablerinin Kitabıyla ve Nebilerinin sünnetiyle amel ederlerdi. Gece olunca ayakları üzerine kalkar, yüzlerini yere sererlerdi. Gözyaşları yanaklarından akardı." İbni Ömer bir vakit cemaatle namazı kaçırırsa bir gün oruç tutar, geceyi ihya eder ve bir köle azat ederdi. Emiru'l Mü'minîn Ömer b. Abdülaziz'in hanımı Fatıma binti Abdülmelik şöyle der: "Ondan daha çok namaz kılan ve oruç tutanı görmedim. Ondan daha çok Allah'tan korkanı görmedim. Yatsı namazını kılar ve gözleri kapanıncaya kadar Allah'ı zikretmek üzere otururdu. Sonra yeniden uyanırdı. Bazen yatakta iken ahiretle ilgili bir şey hatırlardı da serçenin sudan ürktüğü gibi ürkerdi ve oturur ağlardı. Üzerine yorganı örterdim." Kaybedecek zamanımız yoktur. Bu ayların feyiz ve bereketinden de faydalanmayanlar bir gün gelecek pişman olacaklardır: “O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (İşte o zaman insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der. (Fecr,23–24) "Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!" Münâfikûn,10 Cevaben şöyle denir: Allah süresi geldiği zaman hiç bir canı ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Münâfikûn,11 Cehennemlikler, orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryad ederler. Bunun cevabı da şöyle olur: Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur. Fâtır,37 Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür. (Ğafir,75) Hayatı ibadet üzere bitiren Müminlere de şöyle denir: "Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin, için. Hâkka,24 Bu gecede öncelikle yapılması gereken, nefis muhasebesidir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda asla dönmek için insanın nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Hz. Allah şöyle buyurur: “İman edenlerin, Allah’ı zikir ve indirdiği hakikat sebebiyle kalplerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid,16) “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. (Haşr,18–19) Yüce Allah’tan Üç ayların bize ve bütün İslam âlemine hayırlar getirmesini niyaz ederim DuaSevgili Muhâfızım!Beni, ilgilendirmeyen işe karışmaktan… Değiştirmeye güç yetiremeyeceğim meseleye kafa yormaktan… Kendi kapım pisken, başkalarının kapısının pisliğine takılmaktan… Bünyesi nice mikropla hasta ve dertliyken, doktorluk iddiâsında bulunmaktan… “Sadece işittiği” hususlar için “biliyorum” demekten… Sağdan soldan duydukları ile fetvâ vermekten… İlmi ve hilmi israf etmekten… Boyumu aşan mevzûlarda, gevezelik yapmaktan beni koru… Edebe yol olmayan yaşmaktan… Nefsim dururken, başka bir düşmanla savaşmaktan… Ve şerlilerin şer tuzağına düşmekten Sana sığınırım… Dışı içine kaçmaktan, içi dışına çıkmaktan, haktan sapıp hataya koşmaktan koru beni…. Sevgili Yaratıcım! Beni, var ettiğin o ezel yurduna, tertemiz geri döndür… Bu dünyaya gelişim pek mâceralı, büyümem pek meşakkatli olmuş… Anamı ve babamı cennet bahçende gezdir… Gidişimi kolay eyle… Akıl yaşta değil, başta diyorlar, başıma akıl nasip eyle… Hakikatte aklın ne yaşta, ne de başta olmadığını… Fakat aklın ille de yanışta olduğunu fark ettir. “Aklını yaşında sanan büyüyememiş ihtiyar” olmaktan Sana sığınırım. “Aklı, baş olmakta sanan büyükbaş” olmaktan da koru beni... Hakkımda her ne murâd etmişsen, beni ondan râzı kıl da, şikâyet edip duran bedbahtlardan olmayayım… Sevgili Dostum! Sevdiklerim uyuduğu, en çok sevdiğim de rüyalara daldığı ve beni sevdiğini söyleyenler yorulup, kendilerine bile hayırları kalmadığı zaman, beni yine de gözleyen, koruyan ve kollayan Sen’sin!.. O herkesin bırakıp gittiği ve sadece Sen’inle baş başa kaldığım zamanlarda, “Sen’inle olmak” duygusunu bana öyle derinden hissettir ki… Ömr-ü billah, yalnızlık nedir, unutayım… Dostlarına dost olmayı, dostlarının hizmetinde bulunmayı ve dostlara yaraşır bir sevgiyle sevmeyi nasip et… Sevgili Lûtfedicim!Özellikle ağzımın içinde, inci taneleri gibi pırıl pırıl durmakta olan, hani şu yeri; üstte, önde ve ortada olan iki dişim için, Sana şükredemezken, beni “Sana hakkıyla şükrettiğini zannetme” gafletinden uzak tut. O iki diş olmasaydı, ne insanların alaycı bakışlarından kurtulabilir, ne doğru düzgün yemek yiyebilir, ne de böyle düzgün konuşabilirdim. Ama ne olur, iki inci tanesi dişin kulu etme de beni, onlar sebebiyle kibir çamuruna batıp, deryadan ayrı kalmayayım… Karşıma, beni onlar olmadan da sevebilecek, takıntısız, yüce ruhlu insanlar çıkar… Kabuğa değil, öze âşık güzel kullarının arkadaşlığıyla, lutuflarına lutuf ekle… İkram ettiğin iki dişimle ilgili istediklerimi, yardımınla üstesinden geleceğim, herhangi iki işim için de istiyorum, lutfet… Sevgili Sınayıcım! Karşıma çıkardığın imtihanlar hakkında, hüsn-i zan beslemeyi ve onların her birini, sadece benim hayrıma yarattığını düşünmeyi… Çirkin bakarak güzellikleri karalayanlardan değil, güzel bakarak pislikleri paklayanlardan olabilmeyi bana nasip et… Yoklukla, çoklukla, açlıkla ya da toklukla sınadığında, kanaat lutfet… Yusuf olmaya güç yetiremem belki ama… Ben farkında olmadan, ruhumda bir Yusufluk büyütmüşsen, Züleyhâ’lar karşısında serinlik, iffet ve asâlet nasip et… Kim bilir, belki Yusuf değil de, Züleyhâ olarak sınanmaktır nasibim… Eğer öyleyse, lütfen, karşıma Yusuf gibi bir Yusuf çıkar… Her ikimizi o sınamadan, alnı ak çıkar… Ve alnıma, o Yusuf ile, râzı olduğun şekilde visâli yazıver… Dedikodusunu yapanlardan olmaktansa, Züleyha olmak yeğdir… Lâkin o vakit, bana öyle bir el ver ki, gömleğe uzanmasın! Öyle bir göz ver ki, fesat bakmasın! Öyle bir dil ver ki, zora sokmasın! Öyle bir kalp ver ki, fitne dolmasın! Öyle bir ayak ver ki, icabında kendine ayak diresin! Öyle bir irade ver ki, Sen’in hükmünde erisin! Öyle bir sabır ver ki, sabrından bir zerre olsun! Öyle bir güç ver ki, içi kaynar, içi yanık, içi bitik ise de… Dışı pek serin, pek sakin ve ille kavî olsun! Sevgili Vefâkârım! Sen, ne uğruna çekilen zerrece sıkıntıyı, ne de uğruna yapılmış zerre miktarı fedâkârlığı unutursun… Senin bu ahlâkından nasip almayı bana da bahşet… Nankör ve hayırsızlardan değil, vefâlı ve şükrân dolu olanlardan et beni… Verdiklerin içinde “kötü” olmadığını fark ettir... Şer içinde gizlediğin güzellikleri görebilecek göz lutfet... Hayırlar içinde sakladığın şerleri sezebilecek kabiliyet lutfet... Kalemde gizlediğin âlemi... Âlemde gizlediğin kendini... Kendinde gizlediğin huzuru lutfet... O huzur için şükreden, şükrünün her dâim kıt olacağını ve hiç bir zaman Sana lâyık olan şükrü edâ edemeyeceğini fark eden... Akıl sahibi bir akla kavuşmuş, ahmaklıktan kurtulmuş; fakat yine de, akıllılar (!) içinde aptal, aptallar içinde zekî... Uyanıklar (!) arasında enâyi, enâyiler arasında alabildiğine ferâsetli olmayı lutfet... Sevgili Mahmûdum! Verdiğin nimetleri sahiplenmekten, emânetçi olduğumu unutmaktan, haddimi bilmemekten koru beni... Haddi aşanlardan olacaksam, aşk ile kendimden geçtiğim ve aklım çatladığı için olsun... Haddimi bileceksem.... Bu had bilmenin içi, riyâ ile kirlenmesin... “Bilmesi câhillik” olmaktan... İlmiyle cehâlet batağına saplanmışlar arasında bulunmaktan... İlmi sebebiyle hakka itiraza düşmekten... İlmi, put edinmekten koru… Cehli içinde ilm-i hakikî gizlenen... İcâbında hakikati çekinmeden dile getirebilen... Sen’den uzak kalmaktan başka korku taşımayan... Gerektiğinde gözünü dahî kırpmadan, rızân yolunda canını ortaya koyanlardan eyle beni… Sevgili Kudretlim!Sadece “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır…” diyerek gürleyenlerden değil, lâkin, çektiği bir “of!” ile, kendi içinde, güneşi görmeye maâni dağ ve tepe nâmına her ne varsa yıkılan, samimi ve ihlaslı kullarından olmayı nasip et… “Of!” nidasının içinde, tevbe, inilti, naz, duâ, yakarış ve selâm saklanan içlilerden et beni… Ayın ve güneşin ışığını yansıttığı nûra hayran, o nûra ermek adına, nâra da giryân, her derde de, her çileye de mest kullarından… Cefâ içre bin bir derman gösterdiğin nasiplilerden et beni… Sevgili İkram Edicim!Sonu yok ki, iyiliğime iyilik kat… Gözlerimi aç da, iyiliği kendi engin deryası içinde görür olayım. Hâdiseleri daracık, küçücük aklımla değil, akıl ötesi hikmetleriyle değerlendirme gücü ver… Sadrımı genişlet… İyiliği, sadece dil ile tavsiye edenlerden değil, fedâkârlık ederek ve çilelere katlanarak, iyiliğe bizzat vesîle olanlardan et beni… Taif’lerde taşlansa da, nefsi için zerrece öfke duymayacak yürek lutfet! Genişlemişlere, darları sarma ve kollama aşkı ver… Dar kalmışlara, o genişlerin eteğine sığınma ve onlara teslim olma nimetini bağışla… Baş gözümü de kalp gözümü de körlükten muhafaza buyur… Sonra da o göz açıklığının, her dâim şükrünü nasip et… Arayıp da bulamayan... Bulduğundan gâfil, aranıp duran... Arayışlarını beyhûde zannedip ümitsizliğe kapılanlardan etme beni… Kalabalıklar içinde bir tenhâ lutfet de, o tenhâda gizli gizli, Sen’inle buluşayım… Biricik sevgili olan “kendinle” oyala ve sevindir beni… Sevgili Esrârengizim!Herkes ağlarken bazen, pek abukça gülebilmeyi, herkes gülerken bazen, pek abukça ağlayabilmeyi... Herkes duyarken sağır, herkes görürken görmez olmayı nasip et… Başkalarının hatalarını ve zaaflarını seçip çıkarmaya ayarlı bir bakıştan Sana sığınırım. Bana, kendi hatalarını görmekten, başkalarınınkini görmeye hâli kalmayacak göz lutfet… Beni, sırdaş olabilen, sırdaş kalabilen, güvenilen ve peygamberinin «emîn»lik sıfatıyla boyanmış olan biri et. Bana nasip ettiklerini hor, hakir ve çirkin görmekten gözlerimi kurtar… Nefis perdesi yüzünden baktıklarını göremeyen, görüşü yanıltıcı ve aldatıcı olan, isabetsiz, sığ ve bön bakan biri olmaktan koru beni… Gözlerimden perdeleri dilediğince kaldır... Esirgeme ne olur, beni huzuruna aldır… Öyle bir aldır ki, her an huzurunda huzur, her dem huzurunda sürûr duyayım… Her ne çıksa karşıma Sen’den bilip, hürmet ile baş üstüne koyayım… Sevgili Setredicim!Sen, öylesine şefkatli bir dostsun ki, kusurlarımı örtersin. Eğer böylesine setretmeseydin, hiç bakılacak hâlim kalır mıydı? Bana, o setredişinden nasip ikram et de, ben de insanların hatalarını örtebileyim. Birilerinin yanlışını dilime dolamaktan, birilerinin eksiğiyle mutluluk duymaktan, bencil ve kaba olup, nezâketten mahrum kalmaktan, Sana sığınırım… Hem, sadece beni başkalarına karşı örtmekle kalmaz, kendinle arama da perde çekersin… Bunu yapmakla, yine sadece beni korumayı murad ettiğini biliyorum… Lâkin… Perdeleri kalın etme de, hiç değilse, ardında gizlenen cemâlini seyretmeye yol bulayım… Sevgili Rezzâkım!Şu içtiğim çay tadında bir ömürle bereketlendir beni… Açken de, tokken de gülümseyebilmekle rızıklandır. Sıcak ekmeğe dokunduğumda duyduğum hazzın aynısını, bayat ekmeğe dokunduğumda da duymayı nasip eyle… Soframdaki lokmadan şikâyet etmekten koru da, o lokmayı kimlerle bölüşebileceğimin düşüncesine sal beni… Sadece kendi karnı doyduğunda rahatlayanlardan olmaktan, yalnızca kendi keyfini düşünenler arasına girmekten koru… Midesi biraz dolunca, doygunluk hissetmekten Sana sığınırım… Sen beni, gönül tokluğuyla nasiplendir… Başkasının hakkına göz dikmekten, hakkı olmayanın peşine düşmekten muhafaza eyle… Hani hiç olmadı ya, gün gelir de, karnım sırtıma yapışacak kadar aç kalacak olursam, o gün, bir sünneti yaşıyor olmanın mutluluğuyla güldür yüzümü… Sevgili Biriciğim! “De ki, ALLAH birdir!” âyetini, hayatımın her ânında dolu dolu hissettir bana… Samed oluşun karşısında, Sana alabildiğine muhtaç oluşumu hissettir… Kapında bir fakir ve bir dilenci olmaktan ayırma beni… Vesîleye takılıp kalarak Sen’i unutmaktan, vesîleye teşekkürü ihmal sûretiyle, Sana şükürde kusur etmekten koru… Kul hakkıyla ve nicelerinde hakkım olduğu iddiasıyla huzuruna gelmek ihtimalinden azâd et beni… Sevgili Âdilim! Ben nefsime çok zulmettim… Bunu, Sen’in emirlerini yaşamak hususunda lâkayt kalmakla yaptım… Doğrusu, hâlâ “nefsim nefsim!” demekle bile, kendime zulmetmekteyim… Zira, fasulye gibi nimetten sayıp zikretmekle, nefsimin kendini bir adam sanmasına sebep oluyorum… Hakkımda adaletinle değil, rahmetinle hüküm ver… Yüceler yücesi af ve merhametine öylesine muhtacım, üstelik bunu Sen’den isterken, öyle de yüzsüzüm ki… Bana kızgınlık ve kırgınlıkla âh ettirme… Kimsenin bu şekilde âhına da beni sebep etme… Fakat keşke, ne şeref ki, aşk ile âh edeyim… Ve aşk ile «âh»a vesile edileyim.... Sevgili Merhametlim! Bana bir “ben” lutfet ki, kendine hayrı olsun… Ve o “ben”e lutfet de ömrünce hayra koşsun… Yok, zerrece şüphem yok, Sen bana sevdalısın! Bunca kusuruma karşın, böylesine yüce, böylesine akıl almaz bir cömertlik ve şefkat sergileyişini, başka neyle açıklayabilirim? Kaldı ki, Sen’in tutumunu açıklamaya sanki gücüm mü var!? Nicedir vefâya dönüşemeyen tavrım için… Nicedir sevdâna karşılık vermeye güç yetirememiş gönlüm için… Ve nicedir, öyle veya böyle, biricik oluşundan gaflete düşmüş bakışım için, beni affet… İşlediği sevapları kendinden, günahları ise uydurduğu nice kılıftanmış farz edip, varlık iddia etmekten geçemeyen nefsim için beni affet… Âmin… Âmin… Âmin… Bereket Alanlarıوَقُل رَبِّ أَنزِلْنِي مُنْزَلاً مُّبَارَكًا وَأَنتَ خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ Aziz Cemaat! Hz. Allah ile bağlantılı olan her şeyde bereket vardır. Rızkın, amelin ve ömrün genişliği çokluğuyla değil Bilakis bereketli olmasıyladır. Kul, Rabbine yaklaştıkça vakti bereketlenir. Kısa bir sürede çok iş yapar. Peygamberimiz bir gün, "Bugün sizden kim oruçlu oldu?" Ebu Bekr, "Ben" der. Efendimiz, "Bugün sizden kim bir cenazeyi takip etti?" Ebu Bekr, "Ben" der. devamla, "Bugün sizden kim bir fakiri doyurdu?" Ebu Bekr, "Ben" der. "Bugün sizden kim bir hastayı ziyaret etti?" Ebu Bekr, "Ben" der. Bunun üzerine Peygamberimiz, şöyle buyurur: "(Bunlar) kimde bir araya gelirse o mutlaka cennete girer." Bu hadisi, Müslim rivayet eder. Alış/verişte, doğru sözlü olan ve akrabasını gözetenin kazancı bereketli olur. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Satıcı ve alıcı birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerlik hakkına sahiptir. Eğer doğru sözlü iseler alış-verişleri bereketli olur. Ancak yalan söylerler ise bu alış-verişin bereketi giderilir."."Kim rızkının genişletilmesini ve ecelinin geciktirilmesini isterse akrabası ile bağ kursun." Bu hadisleri, Buhari ve Müslim rivayet eder Değerli Müminler! Hz. Allah, bazı zamanları ve bazı mekanları seçerek onları da bereketli kılmıştır. Hz. Peygamber sabahın ilk saatlerinin bereketli olması için dua ederek şöyle buyurmuştur: "Allah'ım! Ümmetim için sabahın ilk saatlerini bereketli kıl!" Bu nedenle; sabah namazı ile güneşin doğuşu arasındaki zamanda uyumak, günün en verimli vaktini kaçırmaktır. Beytullah, mübarektir. İnsanlar için Kabeden daha hayırlı bir ev yoktur. Hz. Allah şöyle buyurur: Şüphesiz, alemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbet), Mekke'deki (Kâbe)dir. (Âl-i Imrân,96) Hz. Peygamber de şöyle dua ederdi: "Allah’ım! Mekke’de olan bereketin iki mislini Medine’de kıl!" Bu hadisi, Buhari ve Müslim rivayet eder. Aziz Cemaat! Peygamberler ve davetçiler salih amelleri ile, hayra ve hidayete çağrıları ile mübarektirler. İsa aleyhisselam şöyle der: Nerede olursam olayım, Allah beni mübarek kıldı. (Meryem,31) Nuh aleyhisselam dedi ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. (Mü'minûn,29) İbrahim aleyhisselam için Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir. (Hûd,73) Hz. Peygamber de duasında şöyle derdi: "Verdiğinde benim için bereket kıl!" Bu hadisi, Tirmizi rivayet eder. Bir hadiste de şöyle buyurur: "Bakara Suresi'ni öğrenin. Çünkü onu öğrenmek bereket, onu terketmek ise ziyandır. Sihir yapanlar ona güç yetiremezler." Bu hadisi, İmam Ahmed rivayet eder. Ve Müslümanların selamlaşmaları da, rahmet ve bereket talebidir. Kıymetli Müminler! İslam dini, aileye ve ailenin bereketli olmasına önem vermiştir. Peygamberimiz, bir kişi evlenince ona şöyle derdi: "Allah senin için bereketli kılsın ve bereketini daim eylesin. İkinizin arasını hayırla birleştirsin." "Kadınların en bereketlisi, külfeti en az olanıdır." Hz. Peygamber Enes bin Malike şöyle demiştir: "Ey oğulcuğum! Ailenin yanına girdiğinde selam ver ki senin üzerine de, ailenin üzerine de bereket olsun." Bu hadisleri, Tirmizi rivayet eder Arkadaşlıkların en hayırlısı, salihlerle arkadaşlık etmektir. Meclislerin en değerlisi, zikir meclisleridir. Melekler o meclislerde hazır bulunur ve o meclislere katılanlar bağışlanır. Melekler der ki: "Onların arasında falan da vardı, o yalnızca bir ihtiyacı için gelmişti" Hz. Allah şöyle buyurur: "Onlar öyle kimseler ki, onlarla beraber oturan şaki olmaz." Bu hadisi, Buhari ve Müslim rivayet eder. Bu, kendileriyle birlikte olanlara getirdikleri berekettir. Aziz Müminler! Kul yediği ve içtiğinde de bereketi gözetmelidir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Sizler bereketin nerede olduğunu bilmezsiniz." "Bereket, yemeğin ortasına iner. Bu nedenle kenarlarından (başlayarak) yiyin ve ortasından (başlayarak) yemeyin." Bu hadisi, Müslim ve Tirmizi rivayet eder Yemeği topluca yemekte bereket vardır. Bir sahabe: "Ey Allah'ın Resulü! Bizler yemek yiyoruz fakat doymuyoruz." Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Belki siz ayrı ayrı yiyorsunuz." "Evet" dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Yemeğiniz için toplanın ve üzerine Allah'ın ismini zikredin ki (Allah) onda sizin için bereket kılsın!" Bu hadisi, Ebu Davud rivayet eder. Aziz Cemaat! Malın, ömrün, ilmin ve amelin bereketinin kalkmasında en büyük etken günahlardır. Hz. Allah şöyle buyurur: (O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de yaptıkları yüzünden onları yakalayıverdik. (A'râf,96) Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Şüphesiz kul, işlediği bir günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir." Bu hadisi, İbni Mâce rivayet eder. Faiz, faydasızdır ve malın bereketini giderir. Üzüntü ve keder getirir. Allah Subhânehu şöyle buyurur: Allah faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah, küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez. (Bakara,276)
Namazın İnsana Kazandırdıkları
Namazın İnsana Kazandırdıkları:
Bunlardan bazılarını zikretmek istiyoruz: Namaz kılan kimse maddî ve manevî kirlerden temizlenir. Peygamberimiz (a.s.), beş vakit namazını kılan kimseyi günde beş defa bir nehirde yıkanan kimseye benzetmiştir: “Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa yıkansa bu kimsede hiç kir bırakır mı? (Sahabenin): “Hayır hiç bir kir bırakmaz’ diye cevap vermeleri üzerine Peygamberimiz: “İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah, bu sebeple günahları temizler, yok eder” (Buhârî, Sahih, Mevâkîtu’s-Salâti, 9/ 6. ( I, 134.) Buyurdular. Namaz kılan kimse, Rabbi ile ve meleklerle beraber olduğunu bilir. Bu konuda Peygamberimiz (a.s.)’ın şu hadisi oldukça dikkat çekicidir: “Gece ve gündüz melekleri sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilâhî huzura çıkarlar. Rab’leri onlara, “-onları en iyi bir şekilde bildiği halde- kullarımı nasıl terk ettiniz?” diye sorar. Melekler, “Onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk.” cevabını verirler” (Buhârî, Mevâkît, 9/16. (I, 139.) Namaz müminlerin kusurlarına keffâret ve Allah'ın mağfiretine vesile olur.
Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar, Ramazan, diğer Ramazana kadar büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde aralarında işlenen küçük günahlara keffarettirler”,( Müslim, Sahih,Tahâre, 3/16. (I, 209.)
“Allah, beş vakit namazı (kullarına) farz kılmıştır. Kim abdesti güzelce alır, beş vakit namazı vaktinde kılar, rükûunu, ve huşûunu tam yaparsa bu kimseye Allah’ın onu bağışlayacağı (ve cennete koyacağına) dair ahdi (sözü) vardır. Böyle yapmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur. Dilerse onu bağışlar (ve cennetine koyar), dilerse ona azap eder.”( Ebû Dâvûd, Sünen, Salat, 2/9. (I, 295-296.) Tövbenin MahiyetiTEVBENİN MAHİYETİ
Güzel ve makbûl bir tevbe, birbirini takip eden çeşitli unsurlardan oluşmaktadır. Bunları; pişman olmak, günahtan dönmek, günah işlememeye karar vermek, hak sahiplerine haklarını ödemek, bağışlanma dilemek ve iyilik yapmak şeklinde sıralayabiliriz.
1. Pişman Olmak: Tevbenin birinci şartı, pişmanlık duymaktır. Pişmanlık, tevbenin özüdür. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), şöyle buyurmuştur: “Pişmanlık tevbedir.”
2. İşlenilen Günahlardan Yüz Çevirmek: Tevbenin ikinci şartı, işlenilen günahtan veya günahlardan yüz çevirmektir. Dolayısıyla insan, o günahı işlemeye devam ettiği halde bağışlanma dilerse bu kabul edilmez. Bu davranış, son derece yanlıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu duruma şu sözleriyle dikkat çekmiştir:“Günahlarından tevbe eden kimse, günah işlememiş gibi olur. İşlemeye devam etmekte olduğu bir günahtan dolayı bağışlanma dileyen kimse ise, adeta Rabbiyle alay etmiş olur.”
3. Günah İşlememeye Karar Vermek: Tevbenin üçüncü şartı, o günahı/günahları bir daha işlememeye karar vermektir. İçinde tekrar aynı günaha yönelme niyeti bulunan kimsenin tevbesi samimi değildir. Tevbe eden insan, aynı hataya ölene dek düşmemeye azmetmelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bunun önemini şöyle dile getirmiştir:“Mümin günah işler, tevbe eder. Mutlu kimse, tevbesini bozmadan ölen kimsedir.”
4. Hak Sahiplerine Haklarını Ödemek: Tevbenin dördüncü şartı, işlenilen günahla başkalarının hakkı yenilmişse hak sahiplerine haklarını iade etmektir. Bu şart yerine getirilmeden yapılan tevbe geçerli olmaz. Örneğin; birinin malını çalan kişi, o malı hak sahibine geri vermeden tevbe ederse tevbesi kabul edilmez. Çünkü, tevbesinde samimi değildir.Akıllı insan, bu dünyadayken üzerindeki kul haklarından kurtulmanın yoluna bakar. Çünkü bunu yapmayan insanların birçoğu âhirette iflas edecektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu duruma dikkat çekmek için bir defasında ashâbına; – “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” sorusunu yöneltti. Ashâb: – “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir!”, dediler. Bu cevap üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: – “Şüphesiz ki ümmetim içinde müflis olan, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelen, fakat şuna sövmüş, buna zina iftirası atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, falanı da dövmüş olduğu için, iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilen, sonra da cehenneme atılan kimsedir.”
5. Bağışlanma Dilemek: Günah işleyen insan, tevbenin şartlarını yerine getirirken ve onları yerine getirdikten sonra istiğfâr etmeli, yani; Allâh’tan affını dilemelidir. Aslında Allâh’tan af dilemek için, günah işlemiş olmak şart değildir. İnsan, üzerindeki sayısız nimetleri düşünüp onlara hakkıyla şükredemediğini görmeli ve bu eksikliğinden dolayı her zaman af dilemelidir.“Allâh’tan günahının bağışlanmasını iste!” “Allâh’tan bağışlanma iste, çünkü Allâh çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” “Rabbini överek tesbih et, O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri kabul edendir.” “Takvâ sahipleri için Rabbleri katında sürekli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, el değmemiş eşler ve Allâh’ın hoşnutluğu vardır. Hiç kuşkusuz Allâh, kullarını hakkıyla görür. O takvâ sahipleri: ‘Ey Rabbimiz, sana inanıyoruz, bizi affet, günahlarımızı bağışla ve bizi azabından koru!’ derler. Onlar ki sabrederler ve doğru dürüsttürler. Rablerine yürekten bağlı olup mallarını Allâh yolunda harcarlar ve seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” “Kim bir kötülük işler ya da kendine zulmeder de Allâh’tan af dilerse, Allâh’ı bağışlayıcı ve esirgeyici olarak karşısında bulur.” “Ey Peygamber! Sen onların arasında iken, Allâh onlara azap edecek değildir. Onlar, Allâh’tan bağışlanmalarını isterken de Allâh onlara azap edecek değildir.” Bu ayetler, istiğfar etmenin sadece günah işleyenlere ait bir görev olmadığını, peygamberlerin de af dilediğini, seher vaktinde af dilemenin faziletini, af dileyenin affedileceğini ve af dileyenin azaba uğratılmayacağını ortaya koymaktadır. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere istiğfar etmek başlı başına bir fazilettir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de çeşitli hadisleriyle buna dikkat çekmiş ve çokça istiğfar etmeye teşvik etmiştir. Bu hadislerin bir kısmı şöyledir: “Amel defterinde çok istiğfar bulunan kimselere müjdeler olsun!” “Amel defterinin kendisini sevindirmesini isteyen kimse, ona çok istiğfar kaydettirsin.” “Vallâhi! Günde yetmiş defadan fazla Allâh’tan beni bağışlamasını diliyor ve tevbe ediyorum.” “Ey insanlar! Allâh’a tevbe edip ondan bağışlanma dileyiniz. Ben, günde yüz defa tevbe ediyorum.” “Ey insanlar!” diye başlayan bu sonuncu hadîs, müslüman toplumun her kesimine hitap etmektedir. Kişi ne durumda olursa olsun; hacı, hoca, alim, talebe, avam, havas herkes tevbe ve istiğfara devam etmeli, kendisinde günahlardan masum oluş gibi bir özellik görmemelidir. Peygamberler dahi hata işleyebilirler, ama onların hataları Allâh tarafından anında düzeltilir. Tek örneğimiz ve önderimiz peygamberimiz olduğuna göre; istiğfâr konusunda da onu örnek almalıyız. Dolayısıyla istiğfârsız ve duasız gün geçirmemeliyiz. Peki, nasıl istiğfâr etmeliyiz? Yüce Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere çeşitli istiğfar örnekleri sunmaktadır. Onlardan biri Âdem ve Havva’nın istiğfarıdır. Onlar, şöyle af dilemişlerdi: “Ey Rabbimiz! Biz, kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz!” Âyetlerde yer alan bir başka istiğfâr örneği de şöyledir: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı affeyle, kusurlarımızı ört ve canımızı da iyilerle birlikteyken al! Ey Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaat ettiklerini de ver ve kıyamet gününde bizi rezil etme! Şüphesiz ki sen, vaadinden dönmezsin!” Hadislerde de birçok istiğfâr örneği görmekteyiz. ● İbn Mes’ûd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:أَسْتَغْفِرُ الله الَّذِي لاَ إِلَهَ إلاَّ هُوَ الحَيَّ الْقيُّومَ وَأَتُوبُ إلَيْهِ! “Kendisinden başka ilâh bulunmayan, daima diri olan ve kâinatı yöneten Allâh’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim!” diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.” ● Şeddâd b. Evs (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:“İstiğfârların en üstünü (seyyidü’l–istiğfâr) kulun şöyle demesidir: اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي! لاَ إلَهَ إلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَنِي! وَاَنَا عَبْدُكَ، وأَنا عَلىَ عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ ماَ اسْتَطَعْتُ! أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ! أبوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ! وَأَبُوءُ بِذَنْبِي! فَاغْفِرْ لِي، فَإنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إلاََّ أنْتَ! “Allâhım! Sen benim Rabbimsin! Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur!” Bu istiğfârı, gündüz vakti inanarak içtenlikle okuyup da o gün akşam olmadan ölen kimse cennetlik olur. Aynı şekilde bu istiğfarı gece vakti inanarak içtenlikle okuyup da sabah olmadan ölen kimse de cennetlik olur.”● Câbir (r.a.) anlatıyor: Bir adam Rasûlullâh (s.a.v.)’e gelip iki veya üç defa:– “Vay günahlarım! Vay günahlarım!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) ona şöyle buyurdu:اَللَّهُمَّ! مَغْفِرَتُكَ أَوْسَعُ مِنْ ذُنوُبِي وَ رَحْمَتُكَ أَرْجىَ عِنْدِي مِنْ عَمَلِي “Allâhım! Senin mağfiretin benim günahlarımdan daha geniştir ve rahmetine olan ümidim amelime olan güvenimden daha fazladır”, diye dua et! Adam bu duayı okudu. Sonra Rasûlullâh (s.a.v.): “Tekrar oku!” dedi. Adam da tekrar okudu. Yine: “Tekrar oku!” dedi. Adam bir kez daha okudu. Sonra Rasûlullâh (s.a.v.), o kimseye dedi ki: – “Kalk! Allâh, seni bağışladı!”
6. İyilik Yapmak: Tevbe ettikten sonra, iyi ameller yapmak tavsiye edilen bir davranıştır. Çünkü bu, kulun samimiyetinin ve kendisini affettirme çabasının bir yansımasıdır. Konuyla ilgili bazı hadisler şöyledir:Ebû Bekr (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Herhangi bir kul, günah işleyince güzelce abdest alır, sonra iki rek’at namaz kılar ve namazdan sonra Allâh’tan bağışlanma dilerse, Allâh, onu mutlaka bağışlar.” Rasûlullâh (s.a.v.) bunu söyledikten sonra şu ayeti okudu: “Takvâ sahipleri bir kötülük işlediklerinde ya da kendilerine zulmettiklerinde Allâh’ı hatırlayarak hemen günahlarının affedilmesini dilerler. Günahları Allâh’tan başka kim affedebilir? Onlar işledikleri günahlarda bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân: 3/135)Ebu’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: Bir gün Peygamber (s.a.v.)’e: - “Ey Allâh’ın elçisi! Bana nasihat et!” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: - “Bir kötülük yapınca, hemen onu affettirecek bir iyilik yap!” Dedim ki: - “Ey Allâh’ın elçisi! Lâ ilâhe illallâh iyiliklerden midir?” Şöyle cevap verdi: - “O, iyiliklerin en üstünüdür!” İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.): – “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben cehennem halkının çoğunluğunun sizden olduğunu gördüm” buyurdu. Orada bulunan kadınlardan biri:– “Niçin cehennemin çoğunu biz dolduruyoruz?” diye sordu. Rasûlullâh (s.a.v.), şöyle cevap verdi: – “Çünkü siz, çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz!” Tevbenin kabulü için, namaz kılınıp kelime-i tevhîd okunabileceği gibi, bir fakire yardımcı olmak veya bir kimseye selam vermek gibi değişik ameller de yapılabilir. Bilindiği üzere güzel ameller, çok ve çeşitlidir. KUTLU DOĞUMKUTLU DOĞUM Peygamber efendimizin (sav) ‘in Kutlu doğum haftası olması münasebetiyle kısaca efendimizin hayatından bahsetmek istiyorum. Peygamber (sav) tarihte meşhur fil vakasından kırk veya elli gün sonra kameri aylardan Rebiül-evvelin on ikinci pazartesi gecesi sabaha karşı, gün ışıldamadan biraz önce doğmuştu. Bu hayırlı doğum, miladı 571 yılının 20 veya 23 Nisana rastlamaktadır. Doğum yeri Mekke’de Sukulley adı ile anılan bir mahalledeki evdir. Efendimiz (sav) Peygamberlik öncesi yaşayışında da Mekke halkının güven, saygı ve taktirini kazanmıştır. Bu yüzden Mekkeliler ona daha çocukluk döneminden itibaren Muhammedu’l-Emin diyorlar hiç kimseye güvenip teslim edemedikleri en değerli eşyalarını ona emanet ediyorlardı. İnsanlığın eşsiz kurtarıcısı, en yüce mürşidi efendimiz daha doğmadan babası Abdullah’ı, 6 yaşında iken ise annesi Amine’yi kaybetti. Böylece hem yetim ve hem de öksüz kaldı. 2 yıl dedesi Abdulmuttalib’in himayesinde kaldıktan sonra amcası Ebu Talip onun bakımını üstlendi. 25 yaşında iken 40 yaşında dul olan hz. Hatice ile evlendi. 40 yaşında kendisine Peygamberlik görevi verildi. Allah Resulü (sav) bir yetim, gençliğinde nafakasını temin için bir çoban, vefakar bir eş, şefkatli bir baba, doğru bir tacir, emin bir ortak olduğu gibi aynı zamanda sosyal, iktisadi, idari, siyasi, askeri, adli ve ahlaki sahalarda fiilen örnek olmuş yüce bir önderdir. Kur-an’ı kerim “Andolsun ki Resullah’da sizin için güzel örnekler vardır” sözü ile de bunu teyit eder. Öz ifade ile O, Allah’ın terbiye ettiği ve pek güzel yetiştirdiği seçkin bir kul idi. Hz. Muhammed yalnız tebliğ etmedi hayatın içinde yaşadı, yaşayışı ile İslam dinini tebliğ ve tefsir etti. O, tarihe mal olmuş ve onun sinesine çekilmiş bir önder değildir. Bugünde vardır, örnek olarak aramızdadır. Bu sebepten bütün insanlığın izinden gideceği büyük bir önderdir. Efendimizin peygamberliğine iman ettiğimiz gibi inanmalıyız ki; milli eğitim istenilen düzeyde okullarını, radyo ve televizyon mikrofonlarını ve ekranlarını, yazılı basın en gözde sayfalarını, evlerimiz, iş yerlerimiz ve fabrikalarımız kapılarını, Hz. Muhammed’e onun tebliğ ve tefsir ettiği evrensel değerlere açmadıkça daha çok dünyevi istikbalimiz ızdırap ve zillet, ebedi istikbalimiz olan ahiret de azaplarla dolu olacaktır. Rabbimiz bu gerçeği (nur 63) Kur-an’da “peygambere, aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” açıklamıştır. Bütün serveti kuru bir yatak, içi hurma lifi dolu bir yastık, bir su kabı, bir hayvan derisi ve birkaç sağımlık hayvandan ibaret olan efendimiz 13 sene çileli Mekke hayatından sonra miladi 622 yılının safer ayının sonlarına doğru hz. Ebu Bekir’le birlikte doğup büyüdüğü, havasını teneffüs ettiği Mekke den gizlice çıkıp Medine’ye hicret etti. Medine’ye geldiğinde ilk iş olarak Ensar ve Muhacir arasında kardeşliği tesis etti. 52 maddeden oluşan ilk Medine devleti anayasasını ortaya koydu. İslam şeriatıyla kurduğu devletin icra ve kaza organlarını bizzat temsil etmiş istişareyi hiçbir zaman terk etmemiştir. Çünkü onun ahlakı Kur’anın ta kendisiydi. Efendimizin 10 yıllık Medine hayatında 28 büyük savaş, 44 veya 50’ye kadar da küçük çapta askeri hareketler yapıldı. Bu savaşlardan hendek savaşında Müslümanlarla sulh durumunda olan beni kureyze Yahudileri hainlik etmeleri sonucunda savaşçılardan öldürülen 600 kişi hariç, 250 kafir öldürülmüş, 150 müslüman da şehit olmuştur. Görüldüğü gibi imha etmek amacıyla değil ihya etmek için bu savaşlar yapılmıştır. Veda haccı ile İslam dini kemâle ermiş hicri 11. yılın safer ayının sonuna doğru efendimiz şiddetli bir hummaya tutulmuştur. 13 günlük çetin bir hastalık sonucu Rebüülevvel ayının 12’sinde pazartesi günü öğle üzeri Alem’i-Cemale, Refikûl-Alaya intikal buyurdular. İlahi taktir onun doğumunu, hicretini, irtihalini hep 12 Rebüülevvel ve pazartesi gününe tahsis etmiştir. O halde ey mü’minler yüce Rabbimiz in en güzel örnek olarak bildirdiği efendimizin yaşayışını kendimize örnek alalım. Cemiyetteki yerimiz, vazifemiz ne olursa olsun onun sünnetini ihmal etmeden yaşayalım. Bilelim ki Allah’a kul onun resulüne ümmet olmak ve ebedi saadete ermek onu örnek edinmekle mümkündür. Bu münasebetle din kardeşlerim; bu gece Resulullahın doğumuyla bizlerde yeni bir hayata doğalım işlemiş olduğumuz günahlardan tövbe ederek bundan sonra ki yaşantımızda onunla aynı hayatı paylaşalım onun ahlakını örnek alıp bir sahabi gibi keskin bağlanalım İslam’a. Yaşadığımız gibi değil de İnandığımız gibi yaşayalım… Gül Efendimizin dünyayı şereflendirdiği bu mübarek haftanın; ümmetin dirilişine, gönüllerimizin yeşermesine vesile olması dileğiyle mevlit kandiliniz Mübarek olsun. “Dualarda buluşmak dileğiyle…” Güzel Yaşamمَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِّن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ Hz. Peygamber şöyle dua ederdi: “Allah’ım! İşimin esası olan dinimi ıslah et! Geçimim içinde olan dünyamı ıslah et! Döneceğim yer olan ahiretimi ıslah et! Her türlü hayır için hayatımı arttır ve ölümü, benim için tüm kötülüklerden kurtuluş kıl!” Fitne ve fesadın, üzüntü ve kederin çoğaldığı bir zamandayız. İslam âleminin başına çeşitli felaketler geldi ve bölünüp parçalandılar. Çağdaş yaşam; insanoğlu için yeni zevk ve refah metotları icat etti fakat güzel yaşamı, kalbin mutluluğunu ve nefsin huzurunu temin edemedi. Aziz Cemaat! Güzel ve mutlu bir hayatın dünyanın her çeşit lüksünde arandığı bir zamanda maalesef ümitsizlik, endişe, her türlü uyuşturucu, gam ve keder bütün dünyada kol gezmektedir. Mutlu bir hayatı arzu edenler şu ayeti iyi kavramalıdırlar: Erkek ya da kadın kim mümin olarak iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeliyle veririz. (Nahl/97) Her şeyi düzenleyen, mutlu ve mutsuz eden Allah, bu ayette, güzel hayat için İmanı ve Salih ameli şart koşmuştur. (İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir. Onlar, iman edip de takva sahibi olanlardır. Onlar için dünya hayatında da, ahirette de müjde vardır.) (Yunus/62-64) (Allah müminlerin dostu, kayırıcısıdır. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin dostları ise Şeytan ve yardakçılarıdır. Bunlar, onları aydınlıktan çıkararak karanlıklara sokarlar.) (Bakara 257) Muhterem Müslümanlar! Kafası en rahat, göğsü en ferah ve kalbi en huzurlu olan takva sahibi mümindir. İşte bu, ahiret cennetinden önce bu dünyada yaşanan cennettir. Göğsü ferahlatan, kalbe, rahat ve huzur atışları gönderen namaz, güzel yaşamın değişmez şartlarındandır. Yüce Allah şöyle buyurur: (Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım dileyin.) (Bakara/45) Hz. Peygamber de: “Zor bir işle karşılaşırsa namaza koşardı.” Bu hadisi Buhari rivayet eder. Değerli Müminler! Güzel yaşamın değişmez şartlarından biride zikre devam etmektir. Zikir; kalp için huzur kaynağıdır. Onlar inanmışlar, kalpleri Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.(Ra’d,28) Kudsi hadiste şöyle buyrulur: “Ben; beni zikrettiği ve dudakları benim zikrimle hareket ettiği müddetçe kulumla beraberim.” Bu hadisi İmam Ahmed rivayet eder. Günahtan tövbe de güzel bir hayat için şarttır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Takva sahipleri var ya; onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.) (A’râf/201) Kıymetli Kardeşlerim Güzel yaşamın sırrı, Allah’ın paylaştırmasına rıza göstermektir. Şu hadis buna en güzel delildir: “Sizden kim evinde ve ailesinin yanında güvende olursa, bedeni sağlıklı olur ve yanında bir günlük yiyeceği bulunursa sanki dünya bütünüyle onun olmuştur.” Bu hadisi Tirmizi rivayet eder. İnsanların elinde dolaşan dünya güzelliklerine bakmak; sana, yaşantını bozacak bir üzüntü ve keder verir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Sizden aşağıda olanlara bakın ve sizden yukarıda olanlara bakmayın. Çünkü bu, Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini küçümsememeniz için daha uygundur.” Bu hadisi Tirmizi rivayet eder. Hayat kısadır; onu bozacak ve yok edecek gamlara ve kederlere teslim etmeyelim! Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Kim endişelerini tek bir endişeye, ahiret endişesine indirgerse Allah onu dünya endişesinden kurtarır. Bu hadisi İbni Mâce rivayet eder. Müminlerin dünyadaki yaşamlarının güzel olması, onların ahiretteki mükâfatlarından bir şey eksiltmez. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Onlar için dünya hayatında da, ahirette de müjde vardır.) (Yunus/64) (Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız.) (Fussilet/31)
Paranın Etkileriقَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لاَ يَنبَغِي لأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ Dünya hayatında nasıl ki şeriat ve din, ruhi ve manevi hayatın atardamarı ise, mal ve para da maddi hayatın atardamarıdır. Bundan dolayı İslam şeriatı, yeryüzünün imar edilmesini ve Allah'ın hakkını edâ etmeye yardımcı olacak şekilde, ekonomik açıdan gelişmesini teşvik etmiştir. Tâ ki ekonomisi yönetilen değil yöneten, tâbi olan değil kendisine tâbi olunan olsun. Çünkü ekonomik özgürlüğü kaybetmek; siyasi, askeri, sosyal ve kültürel özgürlükleri de kaybetmek demektir. Aziz Cemaat! Para ve mal, çağdaş dünyada bir mübadele aracı olduğu kadar bir savaş aracıdır da. Savaşların nükleer ya da konvansiyonel silahlarla değil, ekonomi silahı ile yapıldığı bir çağda yaşıyoruz. Silahların deviremediği rejimleri, ekonomik yaptırımlar devirmekte, halklar hükümetlerin, hükümetlerse ekonomi devlerinin uşağı durumuna düşürülmektedir. Bundan dolayı Müslüman harcadığı her kuruşun kime gittiğini iyi bilmek, kendisine bir kurşun olarak geri dönmeyeceğinden emin olmak zorundadır. Mal ve satıcı tercihi yaparken mutlaka inancını göz önünde bulunduracak, inancına düşman olanların ürettikleri malları mecbur kalmadıkça almamaya özen göstererek, kendi kalesine gol atmayacaktır. Dünyadaki müslüman ve diğer dinlere mensup ülkelerinin, boykot eylemi başlattığından bu yana, Yahudi malları ve hizmetleri, üreten ve satan firmalara açtığı toplam zarar, yaklaşık 370 milyar dolar olarak açıklandı. Boykotun devam etmesi halinde, adı geçen firmaların, çok zor duruma düşeceği, hatta iflas edebileceği kaydedildi. Öyleyse şimdi boykotu devam etme zamanı. Şimdi bisküvi, mama, sakız alırken harcadığımız paranın kimlerin kasasına para, kimlerin silahına mermi, kimlerin uçağına bomba olduğunu düşünme zamanı. Gözünü kan bürümüş mahlûkların, masum insanların üzerine attıkları füzeler, Yahudi sermayesine bilmeden verdiğiniz destekle düşüyor olabilir. Bu gün dünya petrol üretiminin %85’inin %75’i İslam dünyası topraklarının üzerinde yer almaktadır. 50’ye yakın bağımsız Müslüman devletle yan yana yaşıyoruz, 2 milyar nüfusumuz, Fas dan Endenozyaya kadar 26 milyon km verimli topraklarımız var, üstelik bu toprakların çoğu da işlenmemiştir. (Hekim oğlu İsmail, Müslüman ve para) Yüce Rabbimiz’in “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın”, (Al-i İmran, 103) emri gereği her alanda bir İslam birliği kurabilsek küfür mağlup olacaktır. “Bu zamanın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslâmdır.” Çünkü birliktelikte rahmet ve bereket, ayrılıkta azab vardır Değerli Müminler! Hemen hemen her ibadetin içinde para, mal, mevki ve şöhret gibi şeyler vardır. İslamiyet paraya, mala, sokağa, çarşıya, pazara düzenlemeler getiren bir dindir. İslam tarihinde ilk savaş olan bedir savaşının, pek çok hikmetlerinden biri de kervanı vurmak suretiyle iktisaden güçlenmekti. Bu konuda Hz. İbrahim’in durumu ve Hz. Süleyman’ın duası manidardır: “Biz, İbrahim ailesine büyük bir mülk (servet ve devlet) de verdik”. (Nisa, 54) “Rabbim, beni bağışla ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayan bir mülkü (maddi imkân ve iktidarı) bana ver.” (Sad, 35) Para ve mal iki yanı keskin kılıç gibidir. Müşrik, kâfir ve facirin elindeki mal ve servet, eşkıyanın elindeki silah gibidir. Salih kişinin elindeki helalinden kazanılmış mal ise, Allah yolunda cihad eden mücahidin elindeki silahdır!. Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Salih kimse için hayırlı mal ne güzeldir”! (Buhârî, Edebü''l-Müfred, H. no. 302) “O mal ki, insan onunla namusunu (onurunu ve İslami sorumluluğunu) koruyor, işte sahibine malı (kazanmak ve helal yolda harcamak) nedeniyle sürekli sadaka yazılıyor”. (Ebu Yala) “Fakirlik, küfür olmaya yaklaştı”. (Müslim, Beyhaki) Muhterem Kardeşlerim! Malın insan nefsinde bir değeri ve şerefi, hızlı bir etkisi vardır. Mal ve para, şeriat, kanaat ve rıza ölçüsüne uymazsa, sahibini çılgın bir açgözlülüğe ve öldürücü bir hırsa sürükler. İşte bu noktada müminlerin zenginlik anlayışı ile cahiliyedeki zenginlik anlayışının farkı ortaya çıkmaktadır. Müminler, mülkün Allah'tan geldiğini ve mülkün asıl sahibinin de yine Allah olduğunun bilincindedirler. Oysa cahiliyedeki zenginlik anlayışı, mala sahiplenme içgüdüsü üzerine kuruludur ki, bu tüm mülkün sahibi olan Allah'a karşı bir isyandır. İki taraf arasındaki bu büyük fark, mülkün kullanılmasında da ortaya çıkar: Müminler mülkü Allah rızasına uygun olarak, yani dinin menfaatlerine göre harcarlar. Oysa cahiliyedeki mülk sahiplerinin temel özelliği “yeryüzünde bozgunculuk” (Kasas, 77) çıkarmalarıdır. Hutbemi para ve mal sevgisinin gerçek amacını açıklayan bir ayetle bitiriyorum: 0 (Süleyman) da demişti ki: “Gerçekten ben, mal sevgisini (sadece) Rabbimi zikretmekten (O'nun dinine ve davasına hizmetten ve Allah'ıma şükretmekten) dolayı tercih ettim.” (Sad, 32) NASIL YAŞARSANIZ ÖYLE ÖLÜRSÜNÜZNASIL YAŞARSANIZ ÖYLE ÖLÜRSÜNÜZ مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُم بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ Hutbeme birkaç ayet mealiyle başlıyorum: Ve de ki: Çalışın! Çünkü yaptıklarınızı hem Allah görecek, hem Resulü, hem de mü'minler; ve hepiniz mutlaka o gizli ve açığı bilen Allah'ın huzuruna götürüleceksiniz; o zaman O, size neler yaptığınızı haber verecek. (Tevbe, 105) Gerçekten sizin çalışmalarınız, gayretleriniz ve niyetleriniz farklıdır. Artık kim verir ve sakınırsa ve engüzeli de tasdik ederse, Allah'a sığınıp emirlerine yapışırsa, ona kolayı kolaylaştırırız. (Leyl, 4 - 5) Bilsin ki, insan için çalıştığının karşılığı vardır. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. (Necm, 39 – 41.) Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her eseri yazarız. ( Yasin, 12) Yüce Allah, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. (Mülk suresi 2.) Bu ayetler, hayatın ilahi kamera ve mikrofonlar önünde filme alındığını, nasıl bir hayat yaşanırsa öyle bir sonuç göreceğini ifade etmektedir. Aziz Kardeşlerim! İyi insanların iyi; kötü insanların da, kötü yolda ölmeleri muhtemeldir. Bu bakımdan, iyilik yapmayı görev bilen bir insan iyilikleriyle, kötülük yapmayı meslek edinmiş bir insan da, kötülükleriyle gömülür. Nitekim hadislerde şöyle buyrulur: "Amelleriniz yöneticilerinizdir, onlar sizlerin eseridir." [Keşful Hafa] Ameller ancak sonuncuları ile değerlendirilir. [Bu hadisi Buharî rivayet eder.] "Her insan yaşadığı hâl üzere Ölür ve her kul Öldüğü hâl Üzere diriltilir" [Bu hadisi Müslim rivayet eder.] Yani iman ve amel üzere ölen o hal üzere dirilir. Bir adam, Arafat'ta Peygamberimizle dururken devesi onu (yere atıp) boynunu kırdı ve adam öldü. Efendimiz: "Adamı su ve sidr ile yıkayın, iki parça bezle kefenleyin, kefene koku sürmeyin, başını da örtmeyin. Zira Allah onu kıyamet günü telbiye getirirken diriltecektir!" [Bu hadisi Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî ve Nesâî rivayet eder.] Küfür ve kötülük üzere ölen o hal üzere dirilecektir. İçki müptelası olan, (yani içerken ölen) de Yüce Allah’ın huzuruna puta tapanlar gibi çıkar. [Bu hadisi İmam Ahmed ve İbnu Hibban rivayet eder.] Bu hadisler, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz gerçeğini en güzel biçimde ifade ediyorlar. Hâlbuki Kuran, İslam üzere yaşayıp, İslam üzere can vermeyi emrediyor: Ey iman edenler! Ancak Müslümanlar olarak ölün. (Ali-İmran,102) Yani, inandığınız gibi yaşayın ve ölüm size geldiğinde, ancak Müslüman olarak ölün demektir. Bu anlayışı Hz. İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece Müslümanlar olarak ölünüz (dedi). (Bakara,132) Değerli Müminler! Bir insanın hayat tarzı, onun şuuraltını oluşturur. Zamanında din ve iman, bir vicdan işidir diyerek İslam’ı hayattan tecrid edenler bu gün o şuuraltının izlerini ve sonuçlarını yaşamaktadırlar. Bu tip insanlar kendilerine göre bazı kurallar, prensipler oluşturur, dinin de bu prensiplere uygun olması gerektiğini düşünürler. Bu büyük bir yanılgıdır. Bu çarpık mantık örgülerine göre hareket edenlere yüce Allah soruyor: Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır? (Necm Suresi, 24)Yoksa câhiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir? (Maide, 50) Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa (elinizde) ders okumakta olduğunuz bir kitap mı var? İçinde, neyi seçip-beğenirseniz, mutlaka sizin olacak diye. (Kalem Suresi, 36-40) Aziz Cemaat! İnandığının aksini yapmak bazen zor ve baskıyla, bazen de sağlanacak dünyalık menfaatler sebebiyle gündeme gelir. Zorlayıcı baskı altında bulunan için dînî hükümler açıktır. Menfaate gelince, her mü’min bilir ki, değil 20 dolar (!), dünyayı verseler, inancımıza aykırı davranmayı kendimize açıklayamayız. Bu düzen içerisinde okurken, çalışırken ya da hizmet ederken inandığı gibi yaşamaktan taviz verenler bunu baskıyla açıklayamazlar, çünkü o menfaati tercih etmekle o şartları baştan kabul etmiş oluyorlar. Ancak çelişkiyi gidermek için yaşadıklarına inanmaya, yani gerekçeler üretmeye başlarlar. Öyle ki, aynı şeyi yapmayan kardeşlerini dahi eleştirmeye kalkışırlar. Yüce Allah: “Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz” diyor. (Rad, 11) Sözün özünde Hazreti Ömer ne güzel demiş: İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Hutbemi birkaç ayet mealiyle bitiriyorum: Erkek veya kadından, her kim mü’min olarak yararlı bir iş yaparsa, biz ona muhakkak güzel bir hayat yaşatırız ve işlemekte oldukları amellerin daha güzeli ile mükâfatlarını mutlaka veririz. (Nahl, 97) Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!, der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun! (Taha, 124-126) Küresel Ahlak Kriziوَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ Sözlük anlamı Huy, seciye, mizaç ve karakter gibi manalara gelen ahlak, terim olarak, "insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır". Aziz Cemaat! Kaynağı Kuran ve sünnet olan İslâm ahlâkı, hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevazu, adalet ve benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir. Kur'an-ı Kerim’de Hz. Peygambere hitaben şöyle buyurulur: Sen en yüce bir ahlâk üzeresin. (Kalem,4) Hz. Peygamber de şöyle buyurur: Allah’ım! Beni amellerin en iyisine ve ahlakın en iyisine ilet. Amel ve ahlakın en iyisine ancak sen hidayet edebilirsin. Amellerin kötüsünden ve ahlakın kötüsünden beni koru. Amel ve ahlakın kötüsünden ancak sen koruyabilirsin. (Nesai) Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim. (İbn Hanbel, Müsned) Müminlerin iman açısından en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır. (Buhârî, Edeb, 39) Mizana konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir. (Tirmizî ) Milletler, ahlak ile yükselir, ahlaksızlıkla da çökerler. En ilkel dönemlerde dahi ahlak ilkeleri vardı. İlkesizlik, ahlaki çöküşün en temel sebebidir. Kuranda bunun en belirgin örneği Hz. Lutun kavmidir. Hz. Lût Onlara dedi ki: Siz dünyada sizden önce hiç kimsenin yapmadığı pek iğrenç bir şey yapıyorsunuz. Allah’ın bu uyarmasından sonra siz hâla şehvetle erkeklere varacak, yolu kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapmaya devam edecek misiniz?” (Ankebut,28,29) Aziz Kardeşlerim! Bu gün de maddi ve manevi varlığımızın birinci tehdidi, küresel ahlak krizidir. Bu kriz yavaş yavaş ve kendini saklayarak geliyor. Gelişini alıştıra alıştıra gösteriyor. Öyle ki, ahlaksızlık artık yadırganacak, ayıplanacak, tiksinecek bir çirkinlik olmaktan çıkarılıyor. Sinema ve dizilerde dürüst insanları takdir yerine keriz diyerek alay konusu edilmekte, yalan söyleyen, gösteriş yapan ve hava atmayı yaşam amacı haline getirmiş tipler ön plana çıkarılmakta, hırsızlar bey, namusuzlar menajer, fahişeler hanfendi, yalancılar cengâver yapılmakta. Ve bütün bunları da cicili bicili ambalajlarda çağdaşlık ve medeniyet adına reklâmlarla bizlere parayla satmaktadırlar. Bu çağdaşlığa yani ahlaksızlığa ne para yeter, ne din ve iman, ne de ahlak yeter. Yetmiyor da. Artık rüşvet verirken de, alırken de utanmıyoruz. Çalıp çırpmanın adı, malı götürmek, iş bitirmek olmuş. Haramdan kazanmanın adı da köşeyi dönmek olmuş. Vurguncuya vur, soyguncuya soy diyen bir nesil çığ gibi çoğalıyor. Ekmeğini paylaşmak bölüşmek yerine, başkalarının da ekmeğine hırsla saldıran bir nesil. Akıllarımızı imanla, Salih amelle, ilimle bilimle değil, kurnazlıkla tilki misali uyanıklıkla meşgul ediyoruz. Suç artışı ekonomik değil, ahlakla ilgili. Ahlaksızlık ve suç sayısı öylesine korkutucu boyutlara ulaştı ki, cezaevleri tıka basa doldu. Hani ekonomik krize feryat edenler neden ahlak buhranına sessiz kalıyorlar. Esas kriz bu değil midir? Değerli Müminler! Ahlâkî ilkelerden her gün biraz daha uzaklaşan insanımızın aile yapısına baktığımızda, korkunç bir manzara ile irkiliyoruz: Dedeler hacca gitmiş, sakal bırakmış, hem camiden çıkmaz, hem de evin günah işlerine karışmaz. Nineler: “Aman Allah’ım! Başımıza taşlar yağacak” gibi şaşırma sözleriyle yerli ve yabancı dizileri kaçırmaz. Evin hanımı komşuları çekiştirerek; “onlarda var bizde niye yok” diye ahu figan eder. Evin kızı, güzellik malzemeleri ve sevgilisinden gelen haberleri ile ailesine karşı gizli plânlar düşünür. Evin oğlunu sormayın! Siz camide benim hutbemi dinlerken; onu dershanede zannediyorsunuz hâlbuki o genç delikanlı, ya kız peşinde, ya da kulüplerde oyun ve eğlenceyle meşgul. Ya torunlar, Onlar da taklit mikrobunun kıskacındalar. Kaç kişinin çocuğu diniyle gurur duyarak ben büyüyünce Hazreti Ömer, Hz. Ebu Bekir, Hazreti Fatıma, ve Hz. Aişe gibi olacağım diyor. Kızlarımız: “büyüyünce magazin yıldızı”, oğullarımız: “büyüyünce futbolcu veya film yıldızı olacağım” diyor. Aziz Cemaat! İman ve ahlak krizi yaşayan cemiyetimiz, esas krizi bırakıp küresel ekonomik krize odaklanmaktadır. Bilmiyorlar ki, bütün krizlerin sebebi iman ve ahlaktan yoksun olmaktır. İşte size bir örnek: Fatih, bir keresinde tebdil-i kıyafet etmiş ve esnafı dolaşmış. Bir dükkâna girmiş. Orada bir şey aldıktan sonra, dükkân sahibi Fatih’e “Benden aldığınız yeterlidir. Fakat bitişiğimdeki dükkâncı henüz siftah etmemiştir. Kalanı da oradan alınız.” dedi. İşte bütün mesele bu şuura ulaşmaktır. Bu örnekte hırs yok, kanaat var. Çatışma yok, yardımlaşma var. Kendisiyle birlikte, başkasını da düşünme var. Manaya, maddeden daha fazla önem verme var. Ve en önemlisi, Allah korkusu var. Böyle bir toplumda ekonomik krizleri kim takar. Hutbemi Hz. Peygamberin bir hadisiyle bitiriyorum: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi, din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhârî ve Müslim)
Dünyevileşmeاِعْلَمُوا أَنَّمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الأمْوَالِ وَالأوْلاَدِ Dünyevileşme, dünya ve içindeki nimetleri kutsamak sadece işlediği amellerin karşılığını bu dünyada istemeve ahireti uzak görme eğilimidir. Bu eğilime sahip insan için hak ve adalet; para, güç ve iktidar demektir. Bu anlayışa göre en saygın insan, en çok maddi gücü elinde bulundurandır. Aziz Cemaat! Tüketim hastalığının mikrobu olan dünyevileşme, kimini imanından, kimini amelinden, kimini ahlakında, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Özgür olduğunu sanan çağdaş insan, ne giyeceğine bile kendisi karar veremiyor; Paris’teki modacı onun yerine giyeceğini belirliyor. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse. Siz örnekleri çoğaltın. Sonra bakıyor insan, helal çalışarak kazanılan para, gereksiz eşyalara yetmiyor. Bu defa kirli işlere giriyor. Kumarın bin bir çeşidi, toto, loto, piyango gibi emeksiz yemeğe ve sahtekârlığa yöneliyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne demek? Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz sözleri havada uçuşuyor. Hulasa ihtiyaç ve taksitler bitmeden ve âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor. Peki, bütün bunlar niçin, daha lüks bir hayat ve sözde dünyada rezil olmamak için. Ne tuhaf, insan, dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyor da, âhirette fakir, rezil ve rüsvay olmaktan korkmuyor! Hâlbuki kulun âhirette rezil olması çok daha korkutucu ve utanç vericidir. Aziz Cemaat! Medya organlarıyla estirilen dünyevîleşme fırtınası, ekonomik gelir düzeyindeki artış, yükselen sosyal statüyü koruma kaygısı, kendinden yukarıda olana bakmak ve başkalarında olan bizde de niçin olmasın anlayışı bizi uhrevi istikballerden uzaklaştırıyor. Bu öldürücü hastalık o kadar yaygın ve salgın ki, aza kanaat etmek ve haline şükretmek diye bir özellik nerdeyse hiç kalmamıştır. Hâlbuki elinde olana kanaat ve nimete şükür, nimeti arttırır. Hz. Allah, şöyle buyurur: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir. (İbrahim,7) Hz. Peygamber de şöyle buyurur: Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah'ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir. [Buhârî, Müslim ve Tirmizî] Değerli Kardeşlerim! İslam dini üzerinde hesabı olanlar, dünyevileşmeyi kaçınılmaz ve zaruri göstererek eşyanın insana hükmettiği, eşya merkezli bir dünya kurarak eşyaya mahkûm olmamızı istiyorlar. Onlar biliyorlar ki eşyaya bel bağlayanın dinine hizmet şöyle dursun, zararı büyük olacaktır. Hz. Peygamber şöyle der: Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir. [Tirmizî] Yüce Allah şöyle buyurur: Artık kim haddi aşmışsa ve dünya hayatını tercih etmişse, şüphesiz ki onun varacağı yer cehennemdir. Kim de Rabbinin makamından korkup nefsini heveslerden koruduysa, şüphesiz ki onun varacağı yer cennettir. (Naziat, 37–41) İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek ne de kendilerine yardım edilecektir. [Bakara,86] Hz. Peygamber Uhud’da öldürülenler üzerine namaz kıldı, sonra minbere çıktı ve sanki vedalaşıyormuşçasına şöyle konuştu: Ben, benden sonra sizin şirke düşmenizden korkmuyorum. Fakat ben, sizin dünyanızdan, dünyayı istemenizden, dünya için öldürmenizden ve tıpkı sizden öncekilerin helak olması gibi, sizin de helak olmanızdan korkuyorum. (Buhari, Müslim ve Ahmed) Aziz Müminler! Bu nasihatler, İslam dini, bilime ve teknolojiye düşman veya çalışmaya mani, fakirliği teşvik şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira Hz. Peygamber ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmeyi de doğru bulmamış, sürekli ibadetle meşgul olup kendilerini ve ailelerini dünya nimetlerinden mahrum bırakan kimselerin davranışlarını da hoş karşılamamıştır. [Ahmed bin Hanbel, Buhârî] Zira veren el, alan elden daha üstün, güçlü müslüman, zayıf müslümandan Allah’a daha sevimli ve daha hayırlıdır. Öyleyse bahsettiğimiz eşyaya tutsak olmamaktır. Dünya bir amaç değil, araç olarak kalmalı ve bu aracı da Hz. Allah’ın istediği gibi elde etmeli ve istediği gibi de kullanmalıdır. Peki, dünyevileşme bize huzur getirdi mi? Hayır. Asla! Hz. Allah şöyle buyurur: İyi bilin ki dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. (Hadid, 20) Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. [Tâhâ, 124]
Veda MektubuVeda Mektubu
Veda ediyorum sadık dostlarım veda,
Msn elden gider eş dost silinir. Ahlak telef olmuş görenler bilir, Ayet hadis ve sözler fayda mı verir.
Bir saat Kur-an oku bir tefekkür et âlemi, Hayatına bir göz at artık tanı ver kendini. Yemek, eğlence ve internet tam bir şeytan üçgeni, Salih bir kula tutun da tezkiye et nefsini. ANNEMANNEM
Annem; Yüreğimi aldım avuçlarıma sana bunları yazabilmek için, Şimdi yüreğimdeki yangınla ellerimde yanıyor için için. Gözlerim dalarken uzaklara fikrim sana tutuldu içten içe, Ama ne çare kelimeler yetersiz ve yazmaktan aciz kalıyor kalemim,
Annem; Yanı başımdayken tutamadığım ellerine yandım, Seni her gördüğümde saramadığım tenine yandım. Yandım da kor oldum beni özlerken döktüğün gözyaşına yandım, Ah Annem ben hep uzaklardan severek sana kandım.
Annem; Sen ki sevginle gözlerimde ki ışık oldun, Sen ki şefkatinle kalbimde ki sığınak oldun, Sen ki başladığım hayat yolunda pusulam oldun, Sen tutkum, sevdam, vazgeçilmezim oldun.
Annem; Seni yalnız gecelerimde yastığımda ki damlacıklarda buldum, Çaresiz daldığım rüyalarımda beni kucaklarken gördüm. Düşlerimde sarıldım sana bırakma dercesine tutundum ellerinden, Gözlerimi açıp da sensizliğine uyanmak ise en korkunç kâbusum oldu.
Annem; Küçüğün olmak isterdim dizlerinde uyuyan, Düşüp de ağlarken şefkatinle doğrulan, Gözlerinin içinde sonsuzluğa uzanan, Çiçeğin olmak isterdim ellerinde yeşeren.
Yazan : Ayetullah
Nerde Kaldın Ey Nebi.NERDE KALDIN EY NEBİ Sen yokken Kainat yaralıydı, Yeryüzü bir nur beklemekteydi, İnsanlık bozulmuş puta tapmaktaydı, Ve bir Feryad nerde kaldın ey Nebi. İşte Asırlar Evvel böyle bir gündü, Alem suspus nefesler kesilmişti, Hicran yürekliler gelişini beklemekteydi, Ve bir Feryad nerde Kaldın Ey Nebi. Gelişinle karanlık aydınlığa dönerken, Kalplerde ki hüzün yerini sevince terkeder, Cehalet Kral olup etrafta gezerken, Seninle Krallar tahtını terkeder. Ey nebi şimdi Alem mahzun ümmet mahzun, Cehalet Kral olmuş Alimler mahzun. Zalimin zulmünden mazlumlar mahzun, Şimdi Feryad bizim nerde kaldın ey nebi. Seni anmakla İktifa etmez yürkler, Gülü koklamakla temizlenmez ciğerler, Sünneti yok sayar kendini bilmezler, Şimdi Feryad bizim nerde kaldın Ey Nebi. Bunlar yalnız Türkiyede olurBakkal amca bir din verBAKKAL AMCA BİR DİN VER!
Bakkal amca, bir din ver, bana şöyle yüz gram;
Ramazan'da otuz gün, vücut girsin bakıma,
Bir din ver ki; içinde, birazcık kahve falı,
Bir de şu kurbanlıklar, sorun çıkardı biraz,
Bakkal amca bir din ver; zorda 'Allah' diyelim,
Bir din ki; insanları, hayallere daldırsın,
Açılsın sahillerde, beş yıldızlı mâbedler,
Ahlak mahlak üstüne, biraz kafa yoralım(!)
Ne kadar yardımsever, olduğumuz görülsün, * * * Bakkal amca, bir din ver; açık olsun tâvize,
Piyangolar, totolar, birer hayır kurumu,
Bir din ver ki; bıraksın, şu rüşvetin peşini,
Lûgatlerden silinsin, artık şeref, şahsiyet,
Bakkal amca, bir din ver; kaşlarını çatmasın, Kubbesi, minaresi, aman derim batmasın,
Dostlarım ! Sanmayın ki; taş devrinden gelirim, CENGİZ NUMANOĞLU Yangın YüreklerYangın Yürekler
Titreyen yüreğim nağmeler fısıldar şimdi, Ne Leyla’yı andırır nede hasretlik şiirleri. Çeçenya’da Filistin’de bir çocuk misali, Haykırıyorum nerde bu İslam kardeşliği. Ey resulun dostları gözlerim sizi arar,
Kopmuş İslam alemi her gün kan ağlar. Yeni doğmuş bebeler yaşlılar ve kadınlar, Çığlık çığlık içinde bir yiğidi arar. Kalbim temiz diyenler hiç mi görmez bu zulmü,
Bir elinde kamera magazin peşinde belli, Be hey duyarsız Müslüman aklın nerde şimdi, Sen villanda uyurken körpe yavrular öldü. Kalplerinde hüzün var gözlerinde yaş,
Bir tankı hedef almış elindeki taş. Bombalar yağıyor yerde kopuk bir baş, Le ilehe İllellah bitmez mi bu savaş. Ahlar bana vahlar bana,
Böyle hayat haram bana, Sığınırım yar affına, Şehadetle al yanına... Yazan : Ayetullah Tesettür !!!Tesettürü kimler inkâr ediyor? Kur'ana inanmadýklarý halde, (Yalnýz Kur'an) diyen yalancýlarla, On dokuzculuk bâtýl dinine sarýlanlar, tesettürü inkâr ediyorlar. Halbuki Kur'an-ý kerimde mealen buyuruluyor ki: (Mümin kadýnlara söyle, gözlerini sakýnsýnlar, ýrzlarýný korusunlar, görünen kýsmý hariç, ziynetlerini göstermesinler, baþörtülerini yakalarýna kadar örtsünler!) [Nur 31] Bu âyette bazý hususlar açýk deðil. Mesela kadýn, gözünü neden sakýnacak, ýrzýný nasýl koruyacak, ziynetten maksat ne? Kýna, sürme mi, altýn, gümüþ mü, küpe, kolye, bilezik mi? Bu hususlar tam açýk deðildir, bunlar hadis-i þerifle açýklanarak bildirilmiþtir. Allahü teâlâ, (Resule itaat Allah'a itaattir) ve (Sana indirdiðim Kur'aný, anlamalarý için insanlara açýkla) buyuruyor. (Nahl 44) Resulullah efendimizin açýklamalarý ile âyetin manasý þöyle oluyor: (Mümin kadýnlara söyle, gözlerini [yabancý erkeklere bakmaktan] sakýnsýnlar, ýrzlarýný korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kýsmý hariç, [Kolye, küpe, bilezik, kýna, sürme gibi] ziynetlerini [ve ziynet taktýklarý baþ, kulak, kol ve ayaklarýný] göstermesinler, baþörtülerini yakalarýna kadar [saç, kulak ve gerdanlarýný] örtsünler!) [Nur 31] (Celaleyn, Medarik) Mecmaul-enhür'deki, (Kadýnýn [yüz ve iki eli hariç] bütün bedeni avrettir) hadis-i þerifi de tesettürü açýklýyor. Hz. Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldýzýna bakmadý. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kýz, namaz kýlacak yaþa gelince, yüz ve iki eli hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud) Hz. Âiþe validemiz de bildiriyor ki: (Ýlk muhacir kadýnlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti gelince, emri geciktirmemek için hemen peþtamallarýný yýrtýp baþlarýný örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai) [Hz. Ýbrahim de, sünnet ol emrini geciktirmemek için, býçak, doktor aramadan, hemen hazýrdaki balta ile kendini sünnet etmiþti.] Dinimizde iki çeþit kadýn kýyafeti vardýr: Hür ve cariye [köle] kýyafeti. Cariyeler baþlarýný örtmezlerdi, örtmek zorunda da deðillerdi. Kapanma mecburiyeti hür kadýnlara idi. Tesettür âyeti gelmeden önce hür kadýnlar da baþlarý açýk gezerdi. Münafýklar, cariyelere sarkýntýlýk ederdi. Bu arada açýk olan hür kadýnlara da sataþýrlardý. Olay duyulunca, (Biz bunu cariye sandýk) derlerdi. Allahü teâlâ, (Hür kadýnlar cariyeler gibi giyinmesinler, vücutlarýný tamamen örtsünler, böylece cariye olmadýklarý da meydana çýksýn ve münafýk erkekler tarafýndan da sarkýntýya maruz kalmasýnlar) buyurdu. Bu âyetin meali þöyledir: (Ey Nebi, hanýmlarýna, kýzlarýna ve müminlerin kadýnlarýna [dýþarý çýkarken] dýþ elbiselerini giymelerini söyle! Bu, onlarýn tanýnýp, eza görmemeleri için en uygun kýyafettir.) [Ahzab 59] Bazý mezhepsizler, "Hayzdan kesilmiþ, yaþlý kadýnlarýn saçlarýný göstermeleri günah olmaz" diyorlar. Ama Kur'anda mealen buyuruluyor ki: (Evlenme arzusu bile kalmayan ihtiyar kadýnlarýn ziynetlerini [ziynet yerlerini, baþ, kulak, boyun, kol ve ayaklarýný] göstermemek þartý ile, dýþa giydikleri [manto gibi] elbiselerini çýkarmalarýnda bir vebal yoktur. Ama sakýnmalarý daha iyi olur.) [Nur 60] Dikkat edilirse, kuyumcuda teþhiri, satýlmasý serbest olan ziynetlerin bile kadýnda olunca, gösterilmesi yasaklanýyor. Müminlerin anneleri için bile, (Siz diðer kadýnlar gibi deðilsiniz, [yabancýlarla] yumuþak konuþmayýn, kalbinde fesat bulunanlar, kötü ümide kapýlýr. Evlerinizde oturun, eski cahiliye kadýnlarý gibi açýlýp saçýlmayýn) buyuruluyor. (Ahzab 32-33) Bu delillerden sonra, "Ýslamiyet'te tesettür yok" diyenlerin art niyetli olduklarýnda þüphe kalmaz |
|
|