Taha's profileHAKİKİ DOST; DOSTLARI İÇ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Seccadem

     

    Seccadem…

    Sevdalı gönlünü, tertemiz endamınca açarken ve tevazu kanatlarını sererken sere serpe, beni de bas bağrına, beraber kurban olalım Sevgilinin uğruna…

    Yaradan’la buluşma anlarımda, buseler konduruyorsun anlıma. Şairin dediği gibi; “öp beni anlımdan, öp beni seccadem…” Dudakların dokunsun kalbime, ellerim değsin avuçlarına, benim vefalı yârim seccadem…

    Göz pınarlarım sana aşina, gözlerim sana tutsak, gönlüm Hak katında, birkaç damla gözyaşım düşerken avuçlarına, rengarenk desenlerinin arasında kayboluyor ıslak duygularım, sırılsıklam hicranım…

    Canım seccadem…

    Burağımsın, mîracımın her vaktinde, anne kucağı gibi sararken yumuşacık tebessümün bütün azalarımı, seninle hakka varışın, Hakkın huzuruna duruşun, dupduru rahmetin ve huzurun yoğunluğunu yaşarken, senin şefkatli kucağına ve kollarına, hüzünlerimi ve kaygılarımı bırakıyorum. Seninle beraber olmak ne güzel, ne ulvi, seninle dostla buluşma ve kaybolma anlarımız…

    Kucakla beni seccadem! Sarmala beni!.. Al götür nisbet kokulu ve gül rengi yarınlara!..

    Ötelerden bir pencere aç seccadem!… Üfür buhurunu, tütsüler gönder canıma.

    O rengarenk desenlerini anlıma işlerken, gönül gergefime doku ipliklerini, dokundur ruhuma yumuşacık tenini.

    Seccadem; sen sadık bir dostsun biliyorum, seni ve sende namaz kılmayı çok seviyorum.

    Bana şehadetlik edermisin Mahşerde?... Bazen öylece kalakaldığım, Rabbimle başbaşa secde anlarında, Günahlarım için af dilerken, ne olur şahidim olur musun o zor günde...

    Beni yalnız bırakma, bu köhne zamanlarda! Çok muzdaripim, yaralıyım… Çağır her dem yanına!.. Dostum, namazlığım, seccadem…

    Recep Ayı

    Bu akşam üç ayların başlangıcı olan Recebin ilk gecesidir. Hepimize mübarek olsun. Bilindiği üzere, üç aylar, Mirac gecesi, Berat gecesi, Kadir gecesi ve Ramazan ayı gibi bir çok önemli dini gün ve geceleri içinde bulundurmaktadır. Hz. Peygamber: “Allah’ım! Recep ve Şaban ayını hakkımızda hayırlı kıl, bizi Ramazan ayına kavuştur.” diye dua etmiştir. Bu hadisi Tirmizi rivayet eder. Başka bir hadiste de şöyle buyurur:  “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar kabul olur. Bunlar; Recep ayının ilk gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesi, Cuma ve Bayram geceleridir”. Câmiu's-Sağir, c. III, s. 454

    Halk arasında üç aylar diye bilinen Receb, Şaban ve Ramazan ayları, kendimizi toparlamak, sorgulamak, davranışlarımıza çeki düzen vermek ve Hz. Allah’a karşı samimi bir tövbeyle yönelip onun istediği hayatı yaşamaya çalışmak için birer fırsattırlar.

    İbadetlerde efdaliyet devamlılıkladır. Hz. Peygamber ve ashabının ibadeti de böyle idi. Onlar, sadece üç ay değil, hayatın her anında Allah'tan korkar, daima O'nu zikreder ve O'ndan bağışlanma dilerlerdi. Mesela Hz. Peygamber her gece on üç rekât gece namazı kılardı. Namazda, ayakları şişene kadar kıyamda dururdu. Oruç tutar ve sadaka verirdi.

    Hasan-ı Basri sahabenin ibadet etmeye olan gayretini anlatırken şöyle der:"Öyle insanlar gördüm ve öyle kimselerle birlikte oldum ki kendilerine gelen bir dünya nimetine sevinmez ve kendilerinden giden bir şeye üzülmezlerdi. Onların gözünde bunlar bastıkları topraktan daha değersizdi. Rablerinin Kitabıyla ve Nebilerinin sünnetiyle amel ederlerdi. Gece olunca ayakları üzerine kalkar, yüzlerini yere sererlerdi. Gözyaşları yanaklarından akardı."

    İbni Ömer bir vakit cemaatle namazı kaçırırsa bir gün oruç tutar, geceyi ihya eder ve bir köle azat ederdi. Emiru'l Mü'minîn Ömer b. Abdülaziz'in hanımı Fatıma binti Abdülmelik şöyle der: "Ondan daha çok namaz kılan ve oruç tutanı görmedim. Ondan  daha çok Allah'tan korkanı görmedim. Yatsı namazını  kılar ve gözleri kapanıncaya kadar  Allah'ı zikretmek üzere otururdu. Sonra yeniden uyanırdı. Bazen yatakta iken ahiretle ilgili bir şey hatırlardı da serçenin sudan ürktüğü gibi ürkerdi ve oturur ağlardı. Üzerine yorganı örterdim."

     Kaybedecek zamanımız yoktur. Bu ayların feyiz ve bereketinden de faydalanmayanlar bir gün gelecek pişman olacaklardır: O gün cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (İşte o zaman insan:) "Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!" der. (Fecr,23–24) "Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!" Münâfikûn,10 Cevaben şöyle denir: Allah süresi geldiği zaman hiç bir canı ertelemez. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Münâfikûn,11 Cehennemlikler, orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! diye feryad ederler. Bunun cevabı da şöyle olur: Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur.  Fâtır,37 Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ötürüdür. (Ğafir,75) Hayatı ibadet üzere bitiren Müminlere de şöyle denir: "Geçmiş günlerde işlediklerinize (iyi amellerinize) karşılık, âfiyetle yeyin, için. Hâkka,24

    Bu gecede öncelikle yapılması gereken,  nefis muhasebesidir. Madde ve mana arasındaki dengenin, madde lehine bozulduğu; insanlar ve toplumlar arası ihtilafların bütün dünyayı olumsuz yönde etkilediği; akl-ı selim yerine silahların konuştuğu bir zamanda asla dönmek için insanın nefis muhasebesine her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Hz. Allah şöyle buyurur: “İman edenlerin, Allah’ı zikir ve indirdiği hakikat sebebiyle kalplerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid,16) “Ey iman edenler!  Allah’tan korkun, herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. (Haşr,18–19)

    Yüce Allah’tan Üç ayların bize ve bütün İslam âlemine hayırlar getirmesini niyaz ederim

    Dua

    Sevgili Muhâfızım!Beni, ilgilendirmeyen işe karışmaktan… Değiştirmeye güç yetiremeyeceğim meseleye kafa yormaktan… Kendi kapım pisken, başkalarının kapısının pisliğine takılmaktan… Bünyesi nice mikropla hasta ve dertliyken, doktorluk iddiâsında bulunmaktan… “Sadece işittiği” hususlar için “biliyorum” demekten… Sağdan soldan duydukları ile fetvâ vermekten… İlmi ve hilmi israf etmekten… Boyumu aşan mevzûlarda, gevezelik yapmaktan beni koru… Edebe yol olmayan yaşmaktan… Nefsim dururken, başka bir düşmanla savaşmaktan… Ve şerlilerin şer tuzağına düşmekten Sana sığınırım… Dışı içine kaçmaktan, içi dışına çıkmaktan, haktan sapıp hataya koşmaktan koru beni….

    Sevgili Yaratıcım!
    Beni, var ettiğin o ezel yurduna, tertemiz geri döndür… Bu dünyaya gelişim pek mâceralı, büyümem pek meşakkatli olmuş… Anamı ve babamı cennet bahçende gezdir… Gidişimi kolay eyle… Akıl yaşta değil, başta diyorlar, başıma akıl nasip eyle… Hakikatte aklın ne yaşta, ne de başta olmadığını… Fakat aklın ille de yanışta olduğunu fark ettir. “Aklını yaşında sanan büyüyememiş ihtiyar” olmaktan Sana sığınırım. “Aklı, baş olmakta sanan büyükbaş” olmaktan da koru beni... Hakkımda her ne murâd etmişsen, beni ondan râzı kıl da, şikâyet edip duran bedbahtlardan olmayayım…


    Sevgili Dostum! Sevdiklerim uyuduğu, en çok sevdiğim de rüyalara daldığı ve beni sevdiğini söyleyenler yorulup, kendilerine bile hayırları kalmadığı zaman, beni yine de gözleyen, koruyan ve kollayan Sen’sin!.. O herkesin bırakıp gittiği ve sadece Sen’inle baş başa kaldığım zamanlarda, “Sen’inle olmak” duygusunu bana öyle derinden hissettir ki… Ömr-ü billah, yalnızlık nedir, unutayım… Dostlarına dost olmayı, dostlarının hizmetinde bulunmayı ve dostlara yaraşır bir sevgiyle sevmeyi nasip et…

    Sevgili Lûtfedicim!Özellikle ağzımın içinde, inci taneleri gibi pırıl pırıl durmakta olan, hani şu yeri; üstte, önde ve ortada olan iki dişim için, Sana şükredemezken, beni “Sana hakkıyla şükrettiğini zannetme” gafletinden uzak tut. O iki diş olmasaydı, ne insanların alaycı bakışlarından kurtulabilir, ne doğru düzgün yemek yiyebilir, ne de böyle düzgün konuşabilirdim. Ama ne olur, iki inci tanesi dişin kulu etme de beni, onlar sebebiyle kibir çamuruna batıp, deryadan ayrı kalmayayım… Karşıma, beni onlar olmadan da sevebilecek, takıntısız, yüce ruhlu insanlar çıkar… Kabuğa değil, öze âşık güzel kullarının arkadaşlığıyla, lutuflarına lutuf ekle… İkram ettiğin iki dişimle ilgili istediklerimi, yardımınla üstesinden geleceğim, herhangi iki işim için de istiyorum, lutfet…

    Sevgili Sınayıcım! Karşıma çıkardığın imtihanlar hakkında, hüsn-i zan beslemeyi ve onların her birini, sadece benim hayrıma yarattığını düşünmeyi… Çirkin bakarak güzellikleri karalayanlardan değil, güzel bakarak pislikleri paklayanlardan olabilmeyi bana nasip et… Yoklukla, çoklukla, açlıkla ya da toklukla sınadığında, kanaat lutfet… Yusuf olmaya güç yetiremem belki ama… Ben farkında olmadan, ruhumda bir Yusufluk büyütmüşsen, Züleyhâ’lar karşısında serinlik, iffet ve asâlet nasip et… Kim bilir, belki Yusuf değil de, Züleyhâ olarak sınanmaktır nasibim… Eğer öyleyse, lütfen, karşıma Yusuf gibi bir Yusuf çıkar… Her ikimizi o sınamadan, alnı ak çıkar… Ve alnıma, o Yusuf ile, râzı olduğun şekilde visâli yazıver… Dedikodusunu yapanlardan olmaktansa, Züleyha olmak yeğdir… Lâkin o vakit, bana öyle bir el ver ki, gömleğe uzanmasın! Öyle bir göz ver ki, fesat bakmasın! Öyle bir dil ver ki, zora sokmasın! Öyle bir kalp ver ki, fitne dolmasın! Öyle bir ayak ver ki, icabında kendine ayak diresin! Öyle bir irade ver ki, Sen’in hükmünde erisin! Öyle bir sabır ver ki, sabrından bir zerre olsun! Öyle bir güç ver ki, içi kaynar, içi yanık, içi bitik ise de… Dışı pek serin, pek sakin ve ille kavî olsun!

    Sevgili Vefâkârım! Sen, ne uğruna çekilen zerrece sıkıntıyı, ne de uğruna yapılmış zerre miktarı fedâkârlığı unutursun… Senin bu ahlâkından nasip almayı bana da bahşet… Nankör ve hayırsızlardan değil, vefâlı ve şükrân dolu olanlardan et beni… Verdiklerin içinde “kötü” olmadığını fark ettir... Şer içinde gizlediğin güzellikleri görebilecek göz lutfet... Hayırlar içinde sakladığın şerleri sezebilecek kabiliyet lutfet... Kalemde gizlediğin âlemi... Âlemde gizlediğin kendini... Kendinde gizlediğin huzuru lutfet... O huzur için şükreden, şükrünün her dâim kıt olacağını ve hiç bir zaman Sana lâyık olan şükrü edâ edemeyeceğini fark eden... Akıl sahibi bir akla kavuşmuş, ahmaklıktan kurtulmuş; fakat yine de, akıllılar (!) içinde aptal, aptallar içinde zekî... Uyanıklar (!) arasında enâyi, enâyiler arasında alabildiğine ferâsetli olmayı lutfet...

    Sevgili Mahmûdum! Verdiğin nimetleri sahiplenmekten, emânetçi olduğumu unutmaktan, haddimi bilmemekten koru beni... Haddi aşanlardan olacaksam, aşk ile kendimden geçtiğim ve aklım çatladığı için olsun... Haddimi bileceksem.... Bu had bilmenin içi, riyâ ile kirlenmesin... “Bilmesi câhillik” olmaktan... İlmiyle cehâlet batağına saplanmışlar arasında bulunmaktan... İlmi sebebiyle hakka itiraza düşmekten... İlmi, put edinmekten koru… Cehli içinde ilm-i hakikî gizlenen... İcâbında hakikati çekinmeden dile getirebilen... Sen’den uzak kalmaktan başka korku taşımayan... Gerektiğinde gözünü dahî kırpmadan, rızân yolunda canını ortaya koyanlardan eyle beni…

    Sevgili Kudretlim!Sadece “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır…” diyerek gürleyenlerden değil, lâkin, çektiği bir “of!” ile, kendi içinde, güneşi görmeye maâni dağ ve tepe nâmına her ne varsa yıkılan, samimi ve ihlaslı kullarından olmayı nasip et… “Of!” nidasının içinde, tevbe, inilti, naz, duâ, yakarış ve selâm saklanan içlilerden et beni… Ayın ve güneşin ışığını yansıttığı nûra hayran, o nûra ermek adına, nâra da giryân, her derde de, her çileye de mest kullarından… Cefâ içre bin bir derman gösterdiğin nasiplilerden et beni…

    Sevgili İkram Edicim!Sonu yok ki, iyiliğime iyilik kat… Gözlerimi aç da, iyiliği kendi engin deryası içinde görür olayım. Hâdiseleri daracık, küçücük aklımla değil, akıl ötesi hikmetleriyle değerlendirme gücü ver… Sadrımı genişlet… İyiliği, sadece dil ile tavsiye edenlerden değil, fedâkârlık ederek ve çilelere katlanarak, iyiliğe bizzat vesîle olanlardan et beni… Taif’lerde taşlansa da, nefsi için zerrece öfke duymayacak yürek lutfet! Genişlemişlere, darları sarma ve kollama aşkı ver… Dar kalmışlara, o genişlerin eteğine sığınma ve onlara teslim olma nimetini bağışla… Baş gözümü de kalp gözümü de körlükten muhafaza buyur… Sonra da o göz açıklığının, her dâim şükrünü nasip et… Arayıp da bulamayan... Bulduğundan gâfil, aranıp duran... Arayışlarını beyhûde zannedip ümitsizliğe kapılanlardan etme beni… Kalabalıklar içinde bir tenhâ lutfet de, o tenhâda gizli gizli, Sen’inle buluşayım… Biricik sevgili olan “kendinle” oyala ve sevindir beni…

    Sevgili Esrârengizim!Herkes ağlarken bazen, pek abukça gülebilmeyi, herkes gülerken bazen, pek abukça ağlayabilmeyi... Herkes duyarken sağır, herkes görürken görmez olmayı nasip et… Başkalarının hatalarını ve zaaflarını seçip çıkarmaya ayarlı bir bakıştan Sana sığınırım. Bana, kendi hatalarını görmekten, başkalarınınkini görmeye hâli kalmayacak göz lutfet… Beni, sırdaş olabilen, sırdaş kalabilen, güvenilen ve peygamberinin «emîn»lik sıfatıyla boyanmış olan biri et. Bana nasip ettiklerini hor, hakir ve çirkin görmekten gözlerimi kurtar… Nefis perdesi yüzünden baktıklarını göremeyen, görüşü yanıltıcı ve aldatıcı olan, isabetsiz, sığ ve bön bakan biri olmaktan koru beni… Gözlerimden perdeleri dilediğince kaldır... Esirgeme ne olur, beni huzuruna aldır… Öyle bir aldır ki, her an huzurunda huzur, her dem huzurunda sürûr duyayım… Her ne çıksa karşıma Sen’den bilip, hürmet ile baş üstüne koyayım…

    Sevgili Setredicim!Sen, öylesine şefkatli bir dostsun ki, kusurlarımı örtersin. Eğer böylesine setretmeseydin, hiç bakılacak hâlim kalır mıydı? Bana, o setredişinden nasip ikram et de, ben de insanların hatalarını örtebileyim. Birilerinin yanlışını dilime dolamaktan, birilerinin eksiğiyle mutluluk duymaktan, bencil ve kaba olup, nezâketten mahrum kalmaktan, Sana sığınırım… Hem, sadece beni başkalarına karşı örtmekle kalmaz, kendinle arama da perde çekersin… Bunu yapmakla, yine sadece beni korumayı murad ettiğini biliyorum… Lâkin… Perdeleri kalın etme de, hiç değilse, ardında gizlenen cemâlini seyretmeye yol bulayım…

    Sevgili Rezzâkım!Şu içtiğim çay tadında bir ömürle bereketlendir beni… Açken de, tokken de gülümseyebilmekle rızıklandır. Sıcak ekmeğe dokunduğumda duyduğum hazzın aynısını, bayat ekmeğe dokunduğumda da duymayı nasip eyle… Soframdaki lokmadan şikâyet etmekten koru da, o lokmayı kimlerle bölüşebileceğimin düşüncesine sal beni… Sadece kendi karnı doyduğunda rahatlayanlardan olmaktan, yalnızca kendi keyfini düşünenler arasına girmekten koru… Midesi biraz dolunca, doygunluk hissetmekten Sana sığınırım… Sen beni, gönül tokluğuyla nasiplendir… Başkasının hakkına göz dikmekten, hakkı olmayanın peşine düşmekten muhafaza eyle… Hani hiç olmadı ya, gün gelir de, karnım sırtıma yapışacak kadar aç kalacak olursam, o gün, bir sünneti yaşıyor olmanın mutluluğuyla güldür yüzümü…

    Sevgili Biriciğim! “De ki, ALLAH birdir!” âyetini, hayatımın her ânında dolu dolu hissettir bana… Samed oluşun karşısında, Sana alabildiğine muhtaç oluşumu hissettir… Kapında bir fakir ve bir dilenci olmaktan ayırma beni… Vesîleye takılıp kalarak Sen’i unutmaktan, vesîleye teşekkürü ihmal sûretiyle, Sana şükürde kusur etmekten koru… Kul hakkıyla ve nicelerinde hakkım olduğu iddiasıyla huzuruna gelmek ihtimalinden azâd et beni…

    Sevgili Âdilim! Ben nefsime çok zulmettim… Bunu, Sen’in emirlerini yaşamak hususunda lâkayt kalmakla yaptım… Doğrusu, hâlâ “nefsim nefsim!” demekle bile, kendime zulmetmekteyim… Zira, fasulye gibi nimetten sayıp zikretmekle, nefsimin kendini bir adam sanmasına sebep oluyorum… Hakkımda adaletinle değil, rahmetinle hüküm ver… Yüceler yücesi af ve merhametine öylesine muhtacım, üstelik bunu Sen’den isterken, öyle de yüzsüzüm ki… Bana kızgınlık ve kırgınlıkla âh ettirme… Kimsenin bu şekilde âhına da beni sebep etme… Fakat keşke, ne şeref ki, aşk ile âh edeyim… Ve aşk ile «âh»a vesile edileyim....

    Sevgili Merhametlim! Bana bir “ben” lutfet ki, kendine hayrı olsun… Ve o “ben”e lutfet de ömrünce hayra koşsun… Yok, zerrece şüphem yok, Sen bana sevdalısın! Bunca kusuruma karşın, böylesine yüce, böylesine akıl almaz bir cömertlik ve şefkat sergileyişini, başka neyle açıklayabilirim? Kaldı ki, Sen’in tutumunu açıklamaya sanki gücüm mü var!? Nicedir vefâya dönüşemeyen tavrım için… Nicedir sevdâna karşılık vermeye güç yetirememiş gönlüm için… Ve nicedir, öyle veya böyle, biricik oluşundan gaflete düşmüş bakışım için, beni affet… İşlediği sevapları kendinden, günahları ise uydurduğu nice kılıftanmış farz edip, varlık iddia etmekten geçemeyen nefsim için beni affet…

    Âmin… Âmin… Âmin…

    Namazın İnsana Kazandırdıkları

     

     

    Namazın İnsana Kazandırdıkları:

     

    Bunlardan bazılarını zikretmek istiyoruz:

    Namaz kılan kimse maddî ve manevî kirlerden temizlenir.

    Peygamberimiz (a.s.), beş vakit namazını kılan kimseyi günde beş defa bir nehirde yıkanan kimseye benzetmiştir:

    “Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa  yıkansa bu kimsede hiç kir bırakır mı? (Sahabenin):

    “Hayır  hiç bir kir bırakmaz’ diye cevap vermeleri üzerine Peygamberimiz:

    “İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah, bu sebeple günahları temizler, yok eder” (Buhârî, Sahih, Mevâkîtu’s-Salâti, 9/ 6. ( I, 134.) Buyurdular.

    Namaz kılan kimse, Rabbi ile ve meleklerle beraber olduğunu bilir.

    Bu konuda Peygamberimiz (a.s.)’ın şu hadisi oldukça dikkat çekicidir:

    “Gece ve gündüz melekleri sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilâhî huzura çıkarlar. Rab’leri onlara, “-onları en iyi bir şekilde bildiği halde- kullarımı nasıl terk ettiniz?” diye sorar. Melekler, “Onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk.” cevabını verirler” (Buhârî, Mevâkît, 9/16. (I, 139.)

    Namaz müminlerin kusurlarına keffâret ve Allah'ın mağfiretine vesile olur.

     

    Peygamberimiz (a.s.) şöyle buyurmuştur:

         “Beş vakit namaz ve Cuma  namazı diğer Cuma namazına kadar, Ramazan, diğer Ramazana kadar büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde aralarında işlenen küçük günahlara  keffarettirler”,( Müslim, Sahih,Tahâre, 3/16. (I, 209.)

     

    “Allah, beş vakit namazı (kullarına) farz kılmıştır. Kim abdesti güzelce alır, beş vakit namazı vaktinde kılar, rükûunu, ve huşûunu tam yaparsa bu kimseye  Allah’ın onu bağışlayacağı (ve cennete koyacağına) dair ahdi (sözü) vardır. Böyle yapmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur. Dilerse onu bağışlar (ve cennetine koyar), dilerse ona azap eder.”( Ebû Dâvûd, Sünen, Salat, 2/9. (I, 295-296.)

    Tövbenin Mahiyeti

    TEVBENİN MAHİYETİ

     

    Güzel ve makbûl bir tevbe, birbirini takip eden çeşitli unsurlardan oluşmaktadır. Bunları; pişman olmak, günahtan dönmek, günah işlememeye karar vermek, hak sahiplerine haklarını ödemek, bağışlanma dilemek ve iyilik yapmak şeklinde sıralayabiliriz.

     

    1. Pişman Olmak: Tevbenin birinci şartı, pişmanlık duymaktır. Pişmanlık, tevbenin özüdür. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), şöyle buyurmuştur:

    “Pişmanlık tevbedir.”

     

    2. İşlenilen Günahlardan Yüz Çevirmek:

    Tevbenin ikinci şartı, işlenilen günahtan veya günahlardan yüz çevirmektir. Dolayısıyla insan, o günahı işlemeye devam ettiği halde bağışlanma dilerse bu kabul edilmez. Bu davranış, son derece yanlıştır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu duruma şu sözleriyle dikkat çekmiştir:

    “Günahlarından tevbe eden kimse, günah işlememiş gibi olur. İşlemeye devam etmekte olduğu bir günahtan dolayı bağışlanma dileyen kimse ise, adeta Rabbiyle alay etmiş olur.”

     

    3. Günah İşlememeye Karar Vermek:

    Tevbenin üçüncü şartı, o günahı/günahları bir daha işlememeye karar vermektir. İçinde tekrar aynı günaha yönelme niyeti bulunan kimsenin tevbesi samimi değildir. Tevbe eden insan, aynı hataya ölene dek düşmemeye azmetmelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bunun önemini şöyle dile getirmiştir:

    “Mümin günah işler, tevbe eder. Mutlu kimse, tevbesini bozmadan ölen kimsedir.”

     

    4. Hak Sahiplerine Haklarını Ödemek:

    Tevbenin dördüncü şartı, işlenilen günahla başkalarının hakkı yenilmişse hak sahiplerine haklarını iade etmektir. Bu şart yerine getirilmeden yapılan tevbe geçerli olmaz. Örneğin; birinin malını çalan kişi, o malı hak sahibine geri vermeden tevbe ederse tevbesi kabul edilmez. Çünkü, tevbesinde samimi değildir.

    Akıllı insan, bu dünyadayken üzerindeki kul haklarından kurtulmanın yoluna bakar. Çünkü bunu yapmayan insanların birçoğu âhirette iflas edecektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.), bu duruma dikkat çekmek için bir defasında ashâbına;

    “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” sorusunu yöneltti. Ashâb:

    “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir!”, dediler. Bu cevap üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    – “Şüphesiz ki ümmetim içinde müflis olan, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelen, fakat şuna sövmüş, buna zina iftirası atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, falanı da dövmüş olduğu için, iyiliklerinin sevabı şuna buna verilen ve üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilen, sonra da cehenneme atılan kimsedir.”

     

    5. Bağışlanma Dilemek:

    Günah işleyen insan, tevbenin şartlarını yerine getirirken ve onları yerine getirdikten sonra istiğfâr etmeli, yani; Allâh’tan affını dilemelidir. Aslında Allâh’tan af dilemek için, günah işlemiş olmak şart değildir. İnsan, üzerindeki sayısız nimetleri düşünüp onlara hakkıyla şükredemediğini görmeli ve bu eksikliğinden dolayı her zaman af dilemelidir.

    “Allâh’tan günahının bağışlanmasını iste!”

    “Allâh’tan bağışlanma iste, çünkü Allâh çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”

    “Rabbini överek tesbih et, O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, tevbeleri kabul edendir.”

    “Takvâ sahipleri için Rabbleri katında sürekli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, el değmemiş eşler ve Allâh’ın hoşnutluğu vardır. Hiç kuşkusuz Allâh, kullarını hakkıyla görür. O takvâ sahipleri: ‘Ey Rabbimiz, sana inanıyoruz, bizi affet, günahlarımızı bağışla ve bizi azabından koru!’ derler. Onlar ki sabrederler ve doğru dürüsttürler. Rablerine yürekten bağlı olup mallarını Allâh yolunda harcarlar ve seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.”

    “Kim bir kötülük işler ya da kendine zulmeder de Allâh’tan af dilerse, Allâh’ı bağışlayıcı ve esirgeyici olarak karşısında bulur.”

    “Ey Peygamber! Sen onların arasında iken, Allâh onlara azap edecek değildir. Onlar, Allâh’tan bağışlanmalarını isterken de Allâh onlara azap edecek değildir.”

    Bu ayetler, istiğfar etmenin sadece günah işleyenlere ait bir görev olmadığını, peygamberlerin de af dilediğini, seher vaktinde af dilemenin faziletini, af dileyenin affedileceğini ve af dileyenin azaba uğratılmayacağını ortaya koymaktadır. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere istiğfar etmek başlı başına bir fazilettir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de çeşitli hadisleriyle buna dikkat çekmiş ve çokça istiğfar etmeye teşvik etmiştir. Bu hadislerin bir kısmı şöyledir:

    “Amel defterinde çok istiğfar bulunan kimselere müjdeler olsun!”

    “Amel defterinin kendisini sevindirmesini isteyen kimse, ona çok istiğfar kaydettirsin.”

    “Vallâhi! Günde yetmiş defadan fazla Allâh’tan beni bağışlamasını diliyor ve tevbe ediyorum.”

    “Ey insanlar! Allâh’a tevbe edip ondan bağışlanma dileyiniz. Ben, günde yüz defa tevbe ediyorum.”

    “Ey insanlar!” diye başlayan bu sonuncu hadîs, müslüman toplumun her kesimine hitap etmektedir. Kişi ne durumda olursa olsun; hacı, hoca, alim, talebe, avam, havas herkes tevbe ve istiğfara devam etmeli, kendisinde günahlardan masum oluş gibi bir özellik görmemelidir. Peygamberler dahi hata işleyebilirler, ama onların hataları Allâh tarafından anında düzeltilir. Tek örneğimiz ve önderimiz peygamberimiz olduğuna göre; istiğfâr konusunda da onu örnek almalıyız. Dolayısıyla istiğfârsız ve duasız gün geçirmemeliyiz.

    Peki, nasıl istiğfâr etmeliyiz?

    Yüce Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere çeşitli istiğfar örnekleri sunmaktadır. Onlardan biri Âdem ve Havva’nın istiğfarıdır. Onlar, şöyle af dilemişlerdi:

    “Ey Rabbimiz! Biz, kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz!”

    Âyetlerde yer alan bir başka istiğfâr örneği de şöyledir:

    “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı affeyle, kusurlarımızı ört ve canımızı da iyilerle birlikteyken al! Ey Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaat ettiklerini de ver ve kıyamet gününde bizi rezil etme! Şüphesiz ki sen, vaadinden dönmezsin!”

    Hadislerde de birçok istiğfâr örneği görmekteyiz.

    İbn Mes’ûd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    أَسْتَغْفِرُ الله الَّذِي لاَ إِلَهَ إلاَّ هُوَ الحَيَّ الْقيُّومَ وَأَتُوبُ إلَيْهِ!

    “Kendisinden başka ilâh bulunmayan, daima diri olan ve kâinatı yöneten Allâh’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tevbe ederim!” diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.”

    Şeddâd b. Evs (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    “İstiğfârların en üstünü (seyyidü’l–istiğfâr) kulun şöyle demesidir:

    اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي! لاَ إلَهَ إلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَنِي! وَاَنَا عَبْدُكَ، وأَنا عَلىَ عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ ماَ اسْتَطَعْتُ! أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ! أبوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ! وَأَبُوءُ بِذَنْبِي! فَاغْفِرْ لِي، فَإنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إلاََّ أنْتَ!

    “Allâhım! Sen benim Rabbimsin! Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur!”

    Bu istiğfârı, gündüz

    vakti inanarak içtenlikle okuyup da o gün akşam olmadan ölen kimse cennetlik olur. Aynı şekilde bu istiğfarı gece vakti inanarak içtenlikle okuyup da sabah olmadan ölen kimse de cennetlik olur.”

    Câbir (r.a.) anlatıyor: Bir adam Rasûlullâh (s.a.v.)’e gelip iki veya üç defa:

    “Vay günahlarım! Vay günahlarım!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) ona şöyle buyurdu:

    اَللَّهُمَّ! مَغْفِرَتُكَ أَوْسَعُ مِنْ ذُنوُبِي وَ رَحْمَتُكَ أَرْجىَ عِنْدِي مِنْ عَمَلِي

    “Allâhım! Senin mağfiretin benim günahlarımdan daha geniştir ve rahmetine olan ümidim amelime olan güvenimden daha fazladır”, diye dua et!

    Adam bu duayı okudu. Sonra Rasûlullâh (s.a.v.): “Tekrar oku!” dedi. Adam da tekrar okudu. Yine: “Tekrar oku!” dedi. Adam bir kez daha okudu. Sonra Rasûlullâh (s.a.v.), o kimseye dedi ki:

    – “Kalk! Allâh, seni bağışladı!”

     

    6. İyilik Yapmak:

    Tevbe ettikten sonra, iyi ameller yapmak tavsiye edilen bir davranıştır. Çünkü bu, kulun samimiyetinin ve kendisini affettirme çabasının bir yansımasıdır. Konuyla ilgili bazı hadisler şöyledir:

    Ebû Bekr (r.a.) anlatıyor: Rasûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    “Herhangi bir kul, günah işleyince güzelce abdest alır, sonra iki rek’at namaz kılar ve namazdan sonra Allâh’tan bağışlanma dilerse, Allâh, onu mutlaka bağışlar.”

    Rasûlullâh (s.a.v.) bunu söyledikten sonra şu ayeti okudu:

    “Takvâ sahipleri bir kötülük işlediklerinde ya da kendilerine zulmettiklerinde Allâh’ı hatırlayarak hemen günahlarının affedilmesini dilerler. Günahları Allâh’tan başka kim affedebilir? Onlar işledikleri günahlarda bile bile ısrar etmezler.”

    (Âl-i İmrân: 3/135)

    Ebu’d-Derdâ (r.a.) anlatıyor: Bir gün Peygamber (s.a.v.)’e:

    - “Ey Allâh’ın elçisi! Bana nasihat et!” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

    - “Bir kötülük yapınca, hemen onu affettirecek bir iyilik yap!”

    Dedim ki:

    - “Ey Allâh’ın elçisi! Lâ ilâhe illallâh iyiliklerden midir?” Şöyle cevap verdi:

    - “O, iyiliklerin en üstünüdür!”

    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Bir gün Rasûlullâh (s.a.v.):

    – “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben cehennem halkının çoğunluğunun sizden olduğunu gördüm”

    buyurdu. Orada bulunan kadınlardan biri:

    – “Niçin cehennemin çoğunu biz dolduruyoruz?” diye sordu. Rasûlullâh (s.a.v.), şöyle cevap verdi:

    – “Çünkü siz, çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz!”

    Tevbenin kabulü için, namaz kılınıp kelime-i tevhîd okunabileceği gibi, bir fakire yardımcı olmak veya bir kimseye selam vermek gibi değişik ameller de yapılabilir. Bilindiği üzere güzel ameller, çok ve çeşitlidir.

    KUTLU DOĞUM

    KUTLU DOĞUM

    Peygamber efendimizin (sav) ‘in Kutlu doğum haftası olması münasebetiyle kısaca efendimizin hayatından bahsetmek istiyorum.

    Peygamber (sav) tarihte meşhur fil vakasından kırk veya elli gün sonra kameri aylardan Rebiül-evvelin on ikinci pazartesi gecesi sabaha karşı, gün ışıldamadan biraz önce doğmuştu. Bu hayırlı doğum, miladı 571 yılının 20 veya 23 Nisana rastlamaktadır. Doğum yeri Mekke’de Sukulley adı ile anılan bir mahalledeki evdir.

    Efendimiz (sav) Peygamberlik öncesi yaşayışında da Mekke halkının güven, saygı ve taktirini kazanmıştır. Bu yüzden Mekkeliler ona daha çocukluk döneminden itibaren Muhammedu’l-Emin diyorlar hiç kimseye güvenip teslim edemedikleri en değerli eşyalarını ona emanet ediyorlardı.

    İnsanlığın eşsiz kurtarıcısı, en yüce mürşidi efendimiz daha doğmadan babası Abdullah’ı, 6 yaşında iken ise annesi Amine’yi kaybetti. Böylece hem yetim ve hem de öksüz kaldı. 2 yıl dedesi Abdulmuttalib’in himayesinde kaldıktan sonra amcası Ebu Talip onun bakımını üstlendi. 25 yaşında iken 40 yaşında dul olan hz. Hatice ile evlendi. 40 yaşında kendisine Peygamberlik görevi verildi.

    Allah Resulü (sav) bir yetim, gençliğinde nafakasını temin için bir çoban, vefakar bir eş, şefkatli bir baba, doğru bir tacir, emin bir ortak olduğu gibi aynı zamanda sosyal, iktisadi, idari, siyasi, askeri, adli ve ahlaki sahalarda fiilen örnek olmuş yüce bir önderdir. Kur-an’ı kerim “Andolsun ki Resullah’da sizin için güzel örnekler vardır” sözü ile de bunu teyit eder. Öz ifade ile O, Allah’ın terbiye ettiği ve pek güzel yetiştirdiği seçkin bir kul idi.

    Hz. Muhammed yalnız tebliğ etmedi hayatın içinde yaşadı, yaşayışı ile İslam dinini tebliğ ve tefsir etti. O, tarihe mal olmuş ve onun sinesine çekilmiş bir önder değildir. Bugünde vardır, örnek olarak aramızdadır. Bu sebepten bütün insanlığın izinden gideceği büyük bir önderdir.

    Efendimizin peygamberliğine iman ettiğimiz gibi inanmalıyız ki; milli eğitim istenilen düzeyde okullarını, radyo ve televizyon mikrofonlarını ve ekranlarını, yazılı basın en gözde sayfalarını, evlerimiz, iş yerlerimiz ve fabrikalarımız kapılarını, Hz. Muhammed’e onun tebliğ ve tefsir ettiği evrensel değerlere açmadıkça daha çok dünyevi istikbalimiz ızdırap ve zillet, ebedi istikbalimiz olan ahiret de azaplarla dolu olacaktır.

    Rabbimiz bu gerçeği (nur 63) Kur-an’da “peygambere, aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” açıklamıştır.

    Bütün serveti kuru bir yatak, içi hurma lifi dolu bir yastık, bir su kabı, bir hayvan derisi ve birkaç sağımlık hayvandan ibaret olan efendimiz 13 sene çileli Mekke hayatından sonra miladi 622 yılının safer ayının sonlarına doğru hz. Ebu Bekir’le birlikte doğup büyüdüğü, havasını teneffüs ettiği Mekke den gizlice çıkıp Medine’ye hicret etti. Medine’ye geldiğinde ilk iş olarak Ensar ve Muhacir arasında kardeşliği tesis etti. 52 maddeden oluşan ilk Medine devleti anayasasını ortaya koydu. İslam şeriatıyla kurduğu devletin icra ve kaza organlarını bizzat temsil etmiş istişareyi hiçbir zaman terk etmemiştir. Çünkü onun ahlakı Kur’anın ta kendisiydi.

    Efendimizin 10 yıllık Medine hayatında 28 büyük savaş, 44 veya 50’ye kadar da küçük çapta askeri hareketler yapıldı. Bu savaşlardan hendek savaşında Müslümanlarla sulh durumunda olan beni kureyze Yahudileri hainlik etmeleri sonucunda savaşçılardan öldürülen 600 kişi hariç, 250 kafir öldürülmüş, 150 müslüman da şehit olmuştur. Görüldüğü gibi imha etmek amacıyla değil ihya etmek için bu savaşlar yapılmıştır.

    Veda haccı ile İslam dini kemâle ermiş hicri 11. yılın safer ayının sonuna doğru efendimiz şiddetli bir hummaya tutulmuştur. 13 günlük çetin bir hastalık sonucu Rebüülevvel ayının 12’sinde pazartesi günü öğle üzeri Alem’i-Cemale, Refikûl-Alaya intikal buyurdular. İlahi taktir onun doğumunu, hicretini, irtihalini hep 12 Rebüülevvel ve pazartesi gününe tahsis etmiştir.

    O halde ey mü’minler yüce Rabbimiz in en güzel örnek olarak bildirdiği efendimizin yaşayışını kendimize örnek alalım. Cemiyetteki yerimiz, vazifemiz ne olursa olsun onun sünnetini ihmal etmeden yaşayalım. Bilelim ki Allah’a kul onun resulüne ümmet olmak ve ebedi saadete ermek onu örnek edinmekle mümkündür.

    Bu münasebetle din kardeşlerim; bu gece Resulullahın doğumuyla bizlerde yeni bir hayata doğalım işlemiş olduğumuz günahlardan tövbe ederek bundan sonra ki yaşantımızda onunla aynı hayatı paylaşalım onun ahlakını örnek alıp bir sahabi gibi keskin bağlanalım İslam’a. Yaşadığımız gibi değil de İnandığımız gibi yaşayalım…

    Gül Efendimizin dünyayı şereflendirdiği bu mübarek haftanın; ümmetin dirilişine, gönüllerimizin yeşermesine vesile olması dileğiyle mevlit kandiliniz Mübarek olsun.   “Dualarda buluşmak dileğiyle…”

    Bakkal amca bir din ver

    BAKKAL AMCA BİR DİN VER!

     

     


    Bakkal amca, bir din ver, bana şöyle yüz gram;
    İçinde hem komedi, hem de birazcık dram.
    Öyle bir din olsun ki; bizi fazla sıkmasın,
    Her yerde 'ahlâk' diye , kar
    şımıza çıkmasın...

     

    Ramazan'da otuz gün, vücut girsin bakıma,
    Ama bayram gelince, karı
    şmasın rakıma(!)
    Bırakalım insanlar, her tür haltı yesinler,
    ''Ne yani.. Biz müslüman de
    ğil miyiz?'' desinler..

     

    Bir din ver ki; içinde, birazcık kahve falı,
    Ve üstünde bir ka
    şık, sosyetik mevlid balı,
    Arasında bir dilim, Ka
    şar Yaşar olmalı,
    Böylece kalplerimiz, hidâyetle (!) dolmalı...

     

    Bir de şu kurbanlıklar, sorun çıkardı biraz,
    Neden dersen bütçemiz, bu sene hepten ayaz.
    E
    ğer fetvâ verirse, şu senin 'Süper Beyaz' ,
    Belki biz de keseriz, ya bir tavuk, ya bir kaz...

     

    Bakkal amca bir din ver; zorda 'Allah' diyelim,
    Açılınca kapılar, 'Haydi Yallah' diyelim.
    Âlimler ehli cümbü
    ş, fetvâlarda varyasyon,
    Biraz Budist felsefe, biraz reenkarnasyon...

     

    Bir din ki; insanları, hayallere daldırsın,
    Tüm cinsel yasakları, yürürlükten kaldırsın.
    Eroslar, Afroditler, sokaklarda çıldırsın,
    Ve bu çılgın tanrılar,
    şeytanları yıldırsın...

     

    Açılsın sahillerde, beş yıldızlı mâbedler,
    Diskolarda, ruflarda, yapılsın ibadetler...
    Bir din ver ki; her ak
    şam, sofraları kuralım,
    Kadehleri duayla, birbirine vuralım...

     

    Ahlak mahlak üstüne, biraz kafa yoralım(!)
    Memleketin
    şu hali, ne olacak soralım.
    İlerleyen saatte, dansöz çıksın masaya,
    Allah rızası(!) için, pamuk eller kasaya...

     

    Ne kadar yardımsever, olduğumuz görülsün,
    Ellerimiz dansöze, merhametle sürülsün.
    Cinsiyetler arası, ortak pazar kurulsun,
    Böylece irticaya, büyük darbe vurulsun...

    * * *

    Bakkal amca, bir din ver; açık olsun tâvize,
    Rahatlatsın bizleri, tatlı baksın fâize.
    Madem ki fâiz dedik, hazır girdik damardan,
    Bir din ver ki; bizleri, men etmesin kumardan...

     

    Piyangolar, totolar, birer hayır kurumu,
    Bazı yobaz kafalar, görsünler bu durumu,
    Gece gündüz borsada, hayal kursun alıklar,
    Yesinler küçükleri, bazı büyük balıklar...

     

    Bir din ver ki; bıraksın, şu rüşvetin peşini,
    Âmir, memur, sekreter, herkes bilsin i
    şini.
    Bu bilimsel metodla, çözersek biz bu i
    şi,
    Korkarım kalmayacak, zekât verecek ki
    şi...

     

    Lûgatlerden silinsin, artık şeref, şahsiyet,
    Dalgalı kura geçsin, edep, hayâ, haysiyet.
    Körler ile sa
    ğırlar, koltukları kapsınlar,
    Ellerinde ya
    ğdanlık, birbirine tapsınlar...

     

    Bakkal amca, bir din ver; kaşlarını çatmasın,

    Kubbesi, minaresi, aman derim batmasın,
    Temizlensin camiler, tabut mabut kalmasın,
    Bundan sonra Azrail, kapımızı çalmasın(!)...

     

    Dostlarım ! Sanmayın ki; taş devrinden gelirim,
    Bakkaldan din istenmez, bunu ben de bilirim.
    İstedim ki; bu şaka, sizi biraz güldürsün,
    Güldürürken, biraz da, gerçe
    ği düşündürsün...

     CENGİZ NUMANOĞLU

    Tesettür !!!

    Tesettürü kimler inkâr ediyor?

    Kur'ana inanmadýklarý halde, (Yalnýz Kur'an) diyen yalancýlarla, On dokuzculuk bâtýl dinine sarýlanlar, tesettürü inkâr ediyorlar. Halbuki Kur'an-ý kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Mümin kadýnlara söyle, gözlerini sakýnsýnlar, ýrzlarýný korusunlar, görünen kýsmý hariç, ziynetlerini göstermesinler, baþörtülerini yakalarýna kadar örtsünler!) [Nur 31]

    Bu âyette bazý hususlar açýk deðil. Mesela kadýn, gözünü neden sakýnacak, ýrzýný nasýl koruyacak, ziynetten maksat ne? Kýna, sürme mi, altýn, gümüþ mü, küpe, kolye, bilezik mi? Bu hususlar tam açýk deðildir, bunlar hadis-i þerifle açýklanarak bildirilmiþtir. Allahü teâlâ, (Resule itaat Allah'a itaattir) ve (Sana indirdiðim Kur'aný, anlamalarý için insanlara açýkla) buyuruyor. (Nahl 44)

    Resulullah efendimizin açýklamalarý ile âyetin manasý þöyle oluyor:
    (Mümin kadýnlara söyle, gözlerini [yabancý erkeklere bakmaktan] sakýnsýnlar, ýrzlarýný korusunlar, [el, yüz gibi] görünen kýsmý hariç, [Kolye, küpe, bilezik, kýna, sürme gibi] ziynetlerini [ve ziynet taktýklarý baþ, kulak, kol ve ayaklarýný] göstermesinler, baþörtülerini yakalarýna kadar [saç, kulak ve gerdanlarýný] örtsünler!) [Nur 31] (Celaleyn, Medarik)

    Mecmaul-enhür'deki, (Kadýnýn [yüz ve iki eli hariç] bütün bedeni avrettir) hadis-i þerifi de tesettürü açýklýyor. Hz. Esma, ince elbise ile gelince, Resulullah efendimiz baldýzýna bakmadý. Mübarek yüzünü çevirip (Ya Esma, bir kýz, namaz kýlacak yaþa gelince, yüz ve iki eli hariç, vücudunu erkeklere gösteremez) buyurdu. (Ebu Davud)

    Hz. Âiþe validemiz de bildiriyor ki:
    (Ýlk muhacir kadýnlara Allah rahmet etsin! Tesettür âyeti gelince, emri geciktirmemek için hemen peþtamallarýný yýrtýp baþlarýný örttüler) buyurdu. (Buhari, Nesai) [Hz. Ýbrahim de, sünnet ol emrini geciktirmemek için, býçak, doktor aramadan, hemen hazýrdaki balta ile kendini sünnet etmiþti.]

    Dinimizde iki çeþit kadýn kýyafeti vardýr: Hür ve cariye [köle] kýyafeti.
    Cariyeler baþlarýný örtmezlerdi, örtmek zorunda da deðillerdi. Kapanma mecburiyeti hür kadýnlara idi. Tesettür âyeti gelmeden önce hür kadýnlar da baþlarý açýk gezerdi. Münafýklar, cariyelere sarkýntýlýk ederdi. Bu arada açýk olan hür kadýnlara da sataþýrlardý. Olay duyulunca, (Biz bunu cariye sandýk) derlerdi. Allahü teâlâ, (Hür kadýnlar cariyeler gibi giyinmesinler, vücutlarýný tamamen örtsünler, böylece cariye olmadýklarý da meydana çýksýn ve münafýk erkekler tarafýndan da sarkýntýya maruz kalmasýnlar) buyurdu. Bu âyetin meali þöyledir:
    (Ey Nebi, hanýmlarýna, kýzlarýna ve müminlerin kadýnlarýna [dýþarý çýkarken] dýþ elbiselerini giymelerini söyle! Bu, onlarýn tanýnýp, eza görmemeleri için en uygun kýyafettir.) [Ahzab 59]

    Bazý mezhepsizler, "Hayzdan kesilmiþ, yaþlý kadýnlarýn saçlarýný göstermeleri günah olmaz" diyorlar. Ama Kur'anda mealen buyuruluyor ki:
    (Evlenme arzusu bile kalmayan ihtiyar kadýnlarýn ziynetlerini [ziynet yerlerini, baþ, kulak, boyun, kol ve ayaklarýný] göstermemek þartý ile, dýþa giydikleri [manto gibi] elbiselerini çýkarmalarýnda bir vebal yoktur. Ama sakýnmalarý daha iyi olur.) [Nur 60]

    Dikkat edilirse, kuyumcuda teþhiri, satýlmasý serbest olan ziynetlerin bile kadýnda olunca, gösterilmesi yasaklanýyor. Müminlerin anneleri için bile, (Siz diðer kadýnlar gibi deðilsiniz, [yabancýlarla] yumuþak konuþmayýn, kalbinde fesat bulunanlar, kötü ümide kapýlýr. Evlerinizde oturun, eski cahiliye kadýnlarý gibi açýlýp saçýlmayýn) buyuruluyor. (Ahzab 32-33)

    Bu delillerden sonra, "Ýslamiyet'te tesettür yok" diyenlerin art niyetli olduklarýnda þüphe kalmaz

    ÇALINAN GÖNÜLLER

    Bir gazinoda solisti dinlerken kendinden geçen, ona eşlik eden, kalkıp oynayan gençlere ne anlatabilirsin? Manevi duygularını müzikle tatmin etmiş, kendini güftelerin, bestelerin seline kaptırmış gencin elinden tutabilir misin? Sen elini uzatsan da, o elini uzatır mı?

    "Sevgilim" deyince birisini hatırlıyor veya hayal ediyorsa, ona İslami değerleri sevdirebilir misin?

    Sabahın erken saatlerinde yollara düşen, kar kış demeyen, gişenin önünde saatlerce bekleyen, açılan kapıdan bin bir zahmetle içeri giren, tribünlerde bağırıp çağıran, oyuncuları ayakta alkışlayan, sloganlar atan, gol atıldı mı çılgınlara dönen, yanlış kararda hakeme demediğini bırakmayan, sonra karşı taraftarları öldürmeye, yaralamaya kalkışan gence hangi manevi değerleri anlatabilirsin?

    Renkli lambalar, yarı karanlık bir meyhane yahut birahane, orada oturmuşlar, çerezini atıştırıp, kadehini yudumlayan, hayatın ağırlığıyla iki kat olan, ümitlerini yitiren, mazinin pişmanlıklarını, geleceğin evhamlarını hatırlamamak için içtikçe içen, her türlü düşünceye düşman olan, kadehlerde zevkini, neşesini arayan yahut sızıp yatan insana ne söyleyebilirsin?

    Para kazanmanın da, harcamanın da bir zevki vardır. Bu zevk kumarda doruğa çıkar. Adam kağıda, zara yahut rulete kilitlenmiş. Kazansa, o parayla mukaddes değerlerden uzaklaştıkça uzaklaşacak, kaybetse tükenmiş olacak; böyle bir kimsenin, gönlüne, kalbine nasıl girebilirsin?

    Çaldılar... İnsanları iyilikten, güzellikten, ölçüden, ahenkten çalıp, bin bir derdin içine attılar, hangisine ne diyebilirsin?

    Menfaat ve eğlence insanları alıp götürmüş, hangisini kitaba, mabede, ibadete döndürebilirsin?

    Oyun, yediden yetmişe oyun. Bu yaşlı bebekler ne zaman rüştüne erip, ne zaman akılları başlarına gelecek?

    Aylak aylak gezene, zamanını öldürmeye çalışana, tembele, cahile ne diyeceksin?

    Televizyon programları sabahlara kadar sürüyor. Seyirciler ne alıyor, ne veriyor? Kanallara tek tek bakan "Bu da olmasa zaman geçmeyecek" diyen, zamanla beraber giden, kendini bilmeyecek, bilmediği alemde çalınan ömrün hesabını verecek, hatırlatabilir misin?

    Diyar diyar dolaştım, insanlara baktım, baktım!.. Bu insanlar böyle mi olmalıydı? Ne diyebilirsin?

    Ey kalabalık şehirlerde yaşayan yalnız insan! Milleti senden çaldılar. Edebi, muhabbeti, dostluğu çaldılar.


    HEKİMOĞLU İSMAİL

    Belki bir Dirilişe vesile olur bu gerçekler...

    Slm ve dua ile...

    Gözyaşımı Silermisin ?

     
    Ey Resul ! Ey Rahim, ve Ey Kerim ...
    Ey; gözlerinde cenneti saklayan, ayağını bastığı yerler cennet kokan
    nebi!.
    Ey; Yaradan'ın en guzel eseri!. "Sen olmasaydın, sen olmasaydın..
    alemleri yaratmazdım!." dedigi!. Var oluşunun şerefine, bütün varlığı hediye ettiği!.
    Ey; insanoğlunun ufku -en güzel insan.. Allah'ın sevgilisi, kainatın
    gozbebeği!.
    Ey; rahmeten li'l-alemin!.
    Sen den şefaat dilenen biçarelerin en sefiliyim, desem.. şefaat eder
    misin?.
    Ey; kupkuru çölleri cennete ceviren gül!.
    Ey; gönlünden gül dökülen resul!.
    Küçak kız çocuğunun elinden tutup da giden, kuşu ölen çocuğa
    başsağlığı dileyen.. gözlerinden yaş dökülen devenin gözyaşlarını silen
    resul!.
    Benim de gözümün yaşını siler misin?.
    Küçük kız çocuğunun tuttuğu gibi tutsam elinden; yüreğimden binlerce
    kuş uctu, bin'i de öldü desem.. bana cennet kuşlarından bir kuş bahşeder
    misin?.
    Ey; Islam'ın peygamberi!. Sevda ikliminin, en güzel mevsiminin.. en
    guzel çiçeği!. Ama mahzun, ama kederli...
    Daima düşüncede, daima hüzün icinde ömründe, bir defa bile, kahkahayla
    gülmemiş.. gül yüzlü, güler yüzlü sevgili!.
    Gözlerimi yumsam, ve; hulyana dalsam.. o gül kokulu gülüşün ile, benim
    de gözlerimin içine güler misin?.
    Bir kerecik olsun seni düşünerek başımı koyduğum olmuşsa yastığıma,
    tutunduğum olmuşsa sana ve senin sevdana.. işte onun, işte onun hatrına!.
    Ey; gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim!.
    Ey; gönlümün sultanı efendim!. Ümidim, muradım, kurtarıcım, mujdecim...
    Seninle Kevser havuzunun başında bulusabilecek miyim?. desem..
    bulundugun yerden, yureğime bir damla su serper misin?.
    Seni sevsem!. Cok, cok sevsem!. Öyle cok sevsem ki; sen koksa özüm,
    yüreğim.. sen koksa nazım, edam.. gönlüm sen dolsa, benim herşeyim sen olsan !
    Ali'n, Fatıma'n gibi olsam!. Seni, onlar gibi seviyor olsam.. sen
    de; beni, onları sevdiğin gibi sever misin?.
    Ey; bize bizden daha ziyade merhamet eden!. "Ümmetim, ümmetim!."
    diyerek, üstümüze titreyen!.
    Ey; en ziyade muhtacımız, en cok isteyenimiz!. Bizi, Hak'tan
    dileyenimiz!.
    Sen, umanı umutsuzluğa düşürmezsin!. Sen, senden isteyeni geri
    çevirmezsin!.
    Asr-ı saadet'ten değilim!. Kokladığın gül, soludugun hava, yediğin
    hurma, içtiğin süt, okşadığın kuzu, bindiğin deve, avuçladıgın kum dahi
    değilim!. Bir kez olsun, yüzüne yüz sürmedim!.
    Lakin; ben, senin.. "Kardeşlerim!." dediğindenim!. Ve; sana ve
    sünnetine revan olmak isteyenlerdenim!. Ve lakin; daha hala sevgili Veysel Karani'nin tırnağının ucu misali bile değilim, desem.. bana da hırkandan gonderir misin?.
    Doğduğun günün, gecenin hürmetine.. bu gün ve gece; yüreğime, bir nur
    olup düşer misin?.
    Sevgili Peygamberim!. Rabbim; sana ve, senin al ve ashabına..
    ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları
    sayısınca salat, selam ve bereketler ihsan eylesin;

    Amin...Amin...Amin...

    İNSANI İSLAM'DAN ÇIKARAN ŞEYLER

    İNSANI İSLAM'DAN ÇIKARAN ŞEYLER

     

    Birincisi: İbadette Allah'a ortak koşmak. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:"Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar."(Nisa: 116)
    "Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki Allah ona cenneti haram eder. Varacağı yer ateştir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur." (Maide:72)

    İkincisi: Allah'la kendisi arasına aracılar koyan, onlara yalvaran, onlardan şefaat dileyen, onlara güvenen kimse alimlerin icmaı ile kafir olur.
    Allah (c. c) şöyle buyuruyor:"İyi bilinmelidir ki halis din Allah'ındır. Allah' tan başka dostlar edinenler: "Bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye onlara ibadet ediyoruz" derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve kafir olan kimseyi doğru yola eriştirmez." (Zümer: 3)
    "Onlar Allah'tan başka kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere taparlar ve: "Bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir" derler. Ey Muhammed! De ki: "Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi mi O'na haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir."(Yunus: 18)

    Üçüncüsü:
    Müşrikleri tekfir etmemek ve onların kafir olduklarında şüphe etmek veya onların doğru yolda olduklarına inanmak.
    Kur'an-ı Kerim'de ve Rasulullah'ın sünnetinde mü' min ve kafirlerin sıfatları mevcuttur. Bu sıfatlara göre insanlar hakkında mü'min veya kafir diye hüküm verilir. Allah ve Rasulünün kafir ve müşrik olarak vasıflandırdığı kişileri müslüman olarak kabul etmek veya onların küfründe ve şirkinde şüphe etmek veya onları tekfir etmeye yanaşmamak Allah ve Rasulünün hükmüne karşı çıkmak olacağından böyle düşünen kimse küfre girer.
    Dördüncüsü: Kim Rasulullah (s.a.s)'den başkasının yolunun Rasulullah (s.a.s)'in yolundan daha iyi olduğunu yahut ondan başkasının hükmünün onun hükmünden daha güzel olduğunu söylerse kafirdir. Tağutların hükmünü Muhammed (s.a.s)'in hükmüne tercih edenler gibi...
    Mesela aşağıdaki şeyler insanın küfre girmesine sebep olur:
    a) İnsanların çıkardıkları kanunların, İslam şeriatından üstün olduğuna inanmak. Yahut yirminci asırda İslam kanunlarını uygulamanın doğru olmadığına veya İslam'ın müslümanların geriliğine sebep olduğuna inanmak veyahut İslam'ın kişinin kendisiyle Rabbi arasındaki ilişkiyi düzenleyen vicdani bir mesele olup hayatın diğer işlerine karıştırılmayacağım söylemek.
    b) Bu çağda Allah'ın hükmünü uygulayıp hırsızın elini kesmenin ya da zina edeni taşlamanın doğru olmadığına inanmak.
    c) Hukuki işlemlerde ceza meselelerinde veya başka konularda Allah'ın indirdiği hükümlerden başka hükümlerin uygulanabileceğine inanmak. Başka hükümlerin şeriat hükmünden üstün olduğuna inanmadığı halde onları uygulayan da kafirdir. Çünkü bu şekilde Allah'ın haram kıldığını mubah kılabilir. Zina, şarap, faiz,Allah'ın şeriatından başkasıyla hükmetmek gibi Allah'ın haram kıldığı şeyleri mubah kılan kimse ise bütün alimlerin ittifakıyla kafir olur.
    Allah (c. c) şöyle buyuruyor:"Cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen (şeksiz, şüphesiz) inanan bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide: 50)
    "Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah'a ve Rasulüne başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur."(Ahzab: 36)

    Beşincisi: Allah'ın kitabı ve Rasulullah (s.a.s)'in sünnetinden herhangi bir şeyi sevmemek veya beğenmemek. Bununla amel etse bile kafir olur.
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor:"Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe asla inanmış olmazlar."(Nisa: 65)

    Altıncısı:
    Rasulullah (s.a.s)'in diniyle veya onun mükafat ve ceza olarak bildirdiği şeylerle alay etmek. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
    "Onlara soracak olursan: "Biz andolsun ki eğlenip oynuyorduk" diyecekler. De ki: "Allah ile ayetleriyle ve Rasulü ile mi alay ediyorsunuz? Özür beyan etmeyin, inandıktan sonra küfre girdiniz."(Tevbe: 65-66)

    Yedincisi: Büyü yapmak. Karı-kocanın arasını açmaya çalışmak, bir takım şeytani usullere başvurarak insana istemediği şeyi yaptırmak hep büyü çeşitlerindendir. Kim buna razı olursa kafir olur.
    Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi. Ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de melek denilen Harut ve Maruta bir şey indirilmemiştir. Bu ikisi: "Biz sadece imtihan ediyoruz. Sakın küfre girme!" demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Andolsun ki onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi." (Bakara: 102)

    Sekizincisi:
    Müşriklere yardım etmek ve onları müslümanlara karşı desteklemek. Allah (c. c) şöyle buyuruyor:
    "Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanları dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez."(Maide: 51)

    Dokuzuncusu:
    Kim bazı insanların, Muhammed (s.a.s)'in şeriatı dışına çıkabileceklerine inanırsa kafir olur.
    Allah (c. c) şöyle buyuruyor: "Kim İslam'dan başka bir din ararsa bilsin ki (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o kimse ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Al-i İmran: 85)
    Onuncusu: Allah'ın dininden bir şey öğrenmemek ve yapmamak suretiyle yüz çevirmek. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:"Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim var mıdır?Şüphesiz suçlulardan öç alacağız." (Secde: 22)
    Bu İslam'ı bozan şeyleri; müslüman şaka veya ciddi hatta korkarak bile yaparsa fark etmez kafir olur. Yani İslam dininden çıkar. Eğer zorlamak söz konusu ise dinden çıkmaz. (Zorlama; ölüm tehdidi veya vücuttan herhangi bir organın kesilmesi veya kişinin üzerinde ömür boyu sakatlık bırakacak bir işkence veya mallarının alınması İslam'a ve müslümanlara çok büyük zarar verecek olan bir zenginin tüm malının gasbedilme korkusudur.)
    Allah'ın azabına neden olacak amellerden ve O'nun can yakıcı azabından Allah'a sığınırız. Allah'ın salat ve selamı yarattıklarının en hayırlısı olan Muhammed (s.a.s)'in ve onun ehli beytinin ve mübarek sahabelerinin üzerine olsun.

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
    Aklansın.. Ölümün kara düşleri,
    Korkuları, umutlara döndürsün.
    Rahmetinle, her damlası
    Cehennemler söndürsün...
    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
    Cennetler berâtı inci damlalar,
    Secdelerde seller gibi çağlasın.
    Etrafımda haşre kadar melekler,
    Sevinçlerle ağlasın...

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
    Eritsin.. Buzlarını gafletin,
    Gönül ufukları, nûra bürünsün.
    Açılsın da cehlin kara perdesi,
    Gerçek görünsün...

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
    Müjdeler dökülsün, Arş-ı Âlâ'dan,
    Hidâyet selleri, sineme dolsun.
    Her damlası Mahşer Günü
    Şâhidim olsun...

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
    Esmâ'ndaki 'Doksandokuz' aşkına,
    Semâlardan gufranını indirsin.
    Hesap günü, titreşirken Mîzan'da,
    Hicâbımı dindirsin...

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî;
    Firdevs Göklerinden, nûr sağnakları,
    Dehşet günü, Sırât üzre saçılsın.
    Sekiz yerden, sekiz cennet kapısı
    Bir lâhzada açılsın...

    Öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî
    Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan,
    Bütün zerrelerim, Kur'ân'la dolsun.
    Ve Mahşer günü, şu tövbekâr bedenim,
    Şehitlerle haşrolsun...

    ÂMİN!

    İmkanım Yoktu Deme

    İMKÂNIM YOKTU" deme.
    Kendine doğruyu söyle.
    "Üşendim" de...
    "Tembellik ettim" de...
    "Canım istemedi" de...
    "Yapmak içimden gelmedi" de...
    Hiç değilse "yattım" de...
    Ne dersen de, ama "imkânım yoktu" deme.
    Unutma, iman en büyük imkândır. İmanı olanın imkânı tükenmez. Hatta kimi zaman "imkânım yoktu" demek, "imanım yoktu" demeye bile gelebilir.

    Birileri önüne çıkıp şöyle sorabilir: "Falancanın imkânı var, fakat yapmıyor. Neden acaba?"
    O zaman diyeceğin bir şey, vereceğin bir cevap yoktur.
    İmanın makarrı olan yürek, bitimsiz bir güç merkezidir. Göz ferini, diz dermanını, yumruk fermanını yürekten alır. Tıpkı kaslara komuta eden sinir sistemi gibi...
    Başını dik tutan kasların değil, o kasa komuta eden beynindir. Yumruğunu havaya kaldıran pazuların değil, o pazulara komuta eden beynindir.
    Gittinse, ayağın değil yüreğin götürdüğü için gittin.
    Gitmedinse, yüreğin yetmediği için gitmedin.
    Yaptınsa, elin erdiği için değil aklın erdiği için yaptın.
    Yapmadınsa, elin ermediği için değil yüreğin yetmediği için yapmadın.
    Gördünse gözün olduğu için değil, dahası baktığın için değil, gönlün olduğu için gördün. Eğer gözü olan herkes görseydi, bunca "bakarkör"ün varlığını nasıl ve neyle açıklardık? Eğer göz görmenin yegâne organı olsaydı, gözü olmadığı halde bir çok göz sahibinin göremediği hakikatleri gören kafa gözü kör, kalp gözü açık yiğidi nereye koyardık?
    Görmedinse göz olmadığı için değil, hatta "göz bakmadığı" için değil, "gönül akmadığı" için görmedin. Tıpkı yapmadıklarını gönlün olmadığı için yapmadığın gibi. Tarih bir işe baş koyanların, önce o işe gönül koyduklarının şahididir. Unutma ki, baş işe düşmeden iş başa düşmez.
    "Yapacaktım ama, kimsem yoktu" deme.
    "Kimsesiz" değilsiniz, "kimse, sizsiniz."
    Allah var, O yâr. Gerisi olmasa ne çıkar?
    Yapacağı işte O'nu hesaba katmayanlar Besmelesizdirler. Besmeleli olanlar, yaptıklarını O'nun sayesinde, O'ndan aldıkları yetki ve güçle, O'nun yardım ve desteğiyle yaptıklarının bilincinde olanlardır.
    O, elde var "Bir"dir.
    O'nu yanında bilen kimseye muhtaç değildir, O'nsuz olanın kimsesi yoktur.
    Görevini yapmak için sağına soluna ve dahi ardına bakanlar, O'nun gözetimi altında olduklarının, O'na karşı sorumlu olduklarının şuurunda olmayanlardır.
    "Yürüyeceğim ama, kim gelecek?" deme, sadece yürü.
    Yeter ki yürü ve iz bırak. Zamana ve mekâna bir soğuk damga gibi vur ayak izini. Yürüyüşünün tanığı olsun bıraktığın izler. Hiç iz bırakıp da izlenmeyen birini gördün mü? Unutma ki iz bırakanlar mutlaka izlenirler. İzlemeye gönlü olanlar, mutlaka iz ararlar.
    Hem, baksana kendine. Sen, senden önce yürüyen birilerinin izini izlemiyor musun? Bunu ancak yolcu olduğunu unutmayanlar, yolculuğu her şeye rağmen sürdürenler bilir.
    Zaten yol dediğin, izlerin icmalinden başka nedir ki?
    Yolu yol kılan, biraz da senin ve senden önce yürüyenlerin izi değil midir? Zaman ve mekânda var olan tüm yolları, yolcular açmamışlar mıdır? Ve yolun kerameti yolcudan menkul değil midir?
    Ve bir de "yapacağım ama, değerinin bilineceğinden umutlu değilim" deme.
    Bir kere umut dediğin, imanın öz çocuğudur.
    Çocuğuna kıyan, anasını ağlatır.
    Umuduna kıyma ki, imanın ağlamasın.
    Etrafına bak. Ne kadar umutlu adam varsa, hepsi de bir şeyler yapan, değer üreten, kıymet ortaya koyan kimselerdir. Yani yapanlar umutlu, yatanlar umutsuzdur. Handiyse birinin umuduna bakıp onun yapanlardan mı, yatanlardan mı olduğunu anlayabilirsin.
    Hem yatanların umutlu olması hayra alâmet değildir, tabi ki yapanların umutsuz olması da...
    Değerini kim mi bilecek?
    Bu kaygı sahte değerlere yakışan bir kaygıdır. Sahici değerlere vurulanlar, "Değerim bilinir mi acaba?" diye kaygı duymazlar. Çünkü adı üstünde, değer değerini başkalarının bilmesine borçlu değildir, bu bir.
    İkincisi, değer bilenlerin varlığı ve hâlâ bir şeyler yapıyor olmaları, değerin değerini takdir eden birilerinin her zaman mutlaka var olacağının en güzel ispatıdır.